top of page

KİTAPTAKİ HAYALET Sonunda bir hafta daha geride kalmıştı. Aylık maaş ile çalışanların yüzde kaçı bir haftayı böyle zor geçiriyor merak ediyordum. Önemli bir kısmı böyle olsa gerekti. İstatistik kurumu değildim ama az çok bir çevrem vardı ve benzer mesleklere sahip kişiler olarak hiç birimizin mutlu olduğu söylenemezdi. Mutlu olanları ise telaffuz bile etmeyeceğim çünkü gerçek anlamda azınlıktalar. Bu düşünceleri geride bırakıp hafta sonuna odaklanmam lazımdı. Mantığıma göre hobilere ne kadar süre ayırabilirsen, sevdiklerine ne kadar süre ayırabilirsen o kadar iyi bir hafta sonu geçirmiş olurdun. Servise doğru yürürken planımı netleştirmiştim bile. Yarın Taksim’de bir iki eski dost sahafa uğrayacağım, tabi ki sabah Ceren ile güzel bir kahvaltıdan sonra. Çokta sabah demeyelim, öğlen kahvaltısı. Zaten Ceren ile ayrılmamız akşama yaklaşır, sahafları dolaştıktan sonra da çocuklarla, çocuklar dediğime bakmayın yıllardır görüştüğüm üniversiteden arkadaşlarla Nevizade’de içeriz. Pazarı ise kitaplarım ve kahvem ile kütüphanemde geçiririm. Hayali bile huzur verici. Çalıştığım yerde yaklaşık bin kişi çalıştığı için onlarca servis vardı. Her seferinde ihtiyatlı davranıp doğru servis olup olmadığını anlamak için tabelasına bakar binerdim. İşte Küçükyalı servisini bulmuştum, planım da netleşmişti. Koltuğuma yerleştim ve yaklaşık bir saat sürecek yolculuk boyunca dinlenmek istiyordum. Planda Cuma akşamımı tabi ki unutmadım, her Cuma biramı alır, iyi bir film karşısında keyifle yudumlarken tüm haftayı geride bırakır ve modumu toparlardım. Arkam da iki kız oturmuştu, belli gençlerdi çünkü resmen pijama partisi planı yapıyorlardı. Sağımdaki ikili de dayılar ise plan yapmaktan baya uzak gibiydiler. İkisi de çocuklarının dertlerinden bahsediyorlardı. Sağa sola kulak kabartmayı bazen sevdiğim doğrudur. Milleti dinlerken uyuyakalmışım. Uyandığımda servis Maltepe’den minibüs yoluna bağlanmıştı. Biraz erken bile uyanmıştım. Şu Maltepe merkez trafiğinden nefret ediyordum. Zaten merkezi geçtikten kısa bir süre sonra iniyordum. Arkamdaki kızları takdir ettim halen plan yapıyorlardı, yan koltuktaki dayılar ise neredeyse horlayacaktı. Al işte yağmur başladı. Şu hava tipini hiç sevmiyordum. Kapalı, kısık ve yağışlı. Bulutlar zaten kapkara. Şehrin yoğunluğu ve temposu dışında gerçekten hiç çekilmiyorlardı. Allahtan şemsiyemi yanıma almıştım. Her zaman ihtiyatlı olduğum söylenemezdi fakat bu sefer yağış uyarısını görmüş ve önlemi mi almıştım. Servisten indim. İnerken neredeyse bir su birikintisine basıyordum, son anda kurtardım. Yağmur hızlanıyordu. Hemen şemsiyemi açtım. Hafif yokuş yukarı yürümem gerekiyordu. Yürürken kaldırımlardaki işçiliğe lanet okudum. Hepsi tuzak gibiydi. Yanlış taşa basarsan ıslanırsın diye tehdit eden taş dizisi. Bir tanesi yüzünden sağ ayağı çoraplarına kadar ıslanmıştı. Eve doğru yürüdüğüm için daha fazla küfretmedim. Adımlarımı hızlandırdım. Yolda tekele uğrayacaktım. Yemekte ise pizza sipariş etmeye karar verdim. Cengiz Tekel’in önüne geldiğimde belli bir miktar ıslanmıştım bile, şemsiyeye rağmen. Dükkanın kapısından girebilmek için şemsiyeyi kapattım. “İyi akşamlar Cengiz abi naber?” “Oo yeğenim hoş geldin. Gördüğün gibi şükür halimize. Sen nasılsın ne var ne yok?” Cengiz abi, kendi adını verdiği tekel bayisini bu mahallede yaklaşık yirmi yıldır işletiyordu. Artık saçları ve gür bıyıkları beyazlamıştı. Tonton dede olma yolunda emin adımlarla ilerliyordu. Geçen yıl ikinci çocuğunun ilk çocuğu dünyaya geldi. Bu Cengiz abini üçüncü torunu demek oluyordu. “Sağolasın Cengiz abi. Git gel bildiğin gibi standart. Bunları yeni mi koydun tam soğumamışlar sanki?” öndeki biralardan seçmeye yönelmiştim. “Seninkilerin olduğu sırayı biraz önce dizdim. Arkalardan al sen. Onlar yeterince soğuktur.” Elimi dolabın arkasına uzattığımda aradığım soğukluğu ulaştım. İki tane buğday birası bu akşam için bana yeterdi. “Bana bir paket tuzlu fıstık ile bir pakette kabak çekirdeği abi.” Film izlerken çekirdeğin yeri paha biçilemezdi. Eve girdiğimde, yağmura bir kez daha lanet ederek üzerimdekilerden kurtuldum. Şemsiyeyi sağı solu ıslatmasın ve kurusun diye duşakabinin içine açtım ve bıraktım. Pizzamı sipariş ettikten sonra ilk kitabımı açtım ve evin en sevdiğim bölümü olan küçük odaya gittim. Burası benim kütüphanemdi. Kütüphanem evin en küçük odası olabilirdi ama benim en sevdiğim en değer verdiğim bölümdü. Oldum olası okumayı sevmişimdir. Türk edebiyatı, dünya edebiyatı, polisiye, tarih, biyografi, fantezi ne varsa okurum ve biriktiririm. Açıkçası dergi vs. okumaya çok vakit ayıramasam da kitaplar benim her şeyimdir. Raflarımı bir görseniz hepsi dopdolu. Başlarda idealist takılıp çeşitli gruplamalar yapmıştım raflarda. Fakat bugünkü duruma bakıldığında üç duvar yığma kitap doluydu. Dördüncü duvar pencereydi. Onun önünde de okuma koltuğum ve ucuz metalik kaplama bir ayağa sahip okuma lambası durmaktaydı. Biraz pis olduğum doğruydu. Raflarda tozlar ve halının üstünde çeşitli gofret, bisküvi ve çekirdek parçaları vardı. Birkaç hafta da bir mahalledeki marketten çok ucuza aldığım, çalıştığında bütün apartmanı haberdar edecek kadar gürültü çıkaran süpürgemle temizlik yapardım. Bu pazar da bir süpürge atsam eve hiç fena olmazdı. Elimdeki biramdan bir yudum aldım ve okuma koltuğuma oturdum. Mis gibi kitap kokuyordu oda. Utanmasam bu koku çıkar gider diye korkuma pencereyi bile açmayacaktım hiç. Kapının yanındaki rafların üstten dört tanesi sahaflar bölümü gibi olmuştu. Gidip eski kitapları karıştırmak ve biraz alışveriş yaparak bu insanlara da katkıda bulunmak hoşuma gidiyordu. Yarın yapacağımda bu olacaktı. Odanın manzarasının keyfini çıkartıp biraz dinlendikten sonra, oturma odasına geçtim. Pizzacı gelmek üzere olmalıydı. İzleyeceğim filmi seçsem iyi olacaktı. Bilgisayar açılırken sevdiğim filmlere ait biriktirdiğim DVD rafına bakmaya başladım. Canım eskilerden kaliteli bir şey istiyordu. Biraz aksiyon içerse fena olmazdı. Sanırım biraz da fantastik bir şey seçmek iyi gelecekti. Batman Kara Şövalye şu an tam olarak isteğimi karşılayabilirdi. Heath Ledger’ın eşsiz performansı her zaman ilk defa izliyormuşuz gibi keyif veriyordu. Kapım çaldı. Gelen pizzacıydı. Filmle beraber eve gelirken aldığım her şeyi tüketmiştim. Yatma vakti gelmişti. Kapımın arkasındaki mandalı kilitledim ve uzun koridorun sonundaki yatak odamla, kütüphane yaptığım küçük odam arasında baya uzun bir koridor vardı. Sanki boyutlar arası yolculuk yapıyordum. Ertesi gün olmuştu. Evden çıktım. Metro ne yazık ki yürüyüş mesafesi olmasa da, ufak bir meblağ ile metroya taksiyle çıkıyordum. Bir taksiye el ettim ve şansıma boştu. Hemen durdu. “Metro’ya lütfen.” Küçükyalı metro durağına 8 TL yazmıştı. 10 TL verdim ve üstüne beklemeden indim. Bu artık genel geçer bir kural gibiydi. Şu ana kadar yaşlı bir taksici amca dışında o para üstünü vermeye kalkan görmedim. Eski toprakların saygı anlayışı daha mı yüksekti? Benim belki o 2 TL’ye ihtiyacım olduğunu düşünemiyorlar mıydı? Ki bir keresinde o bozuklara ihtiyacım vardı ve para üstünü istediğimde ailesine küfretmişim tarzı bir bakış ile beraber para üstüne alabilmiştim. Metro istasyonuna girerken yürüyen merdivende yürümeyi oldum olası sevmem. Sağa çeker ve sanki istasyon beni kendi içine alıyormuşçasına aşağıya inmeye ve o hisse bayılırım. Koca bir yeraltı canavarı beni yutmaya çalışıyor, vaov…Her zaman bir iddiam olmuştur. Bu trenleri yer altına taşımayı kim akıl ettiyse, elektriği bulan, interneti bulan, buharla çalışan makinayı icar edenler kadar büyük bir şekilde insanlık için çok büyük iş yapmıştır. Çok büyük. Nasıl ki elektrik ve internetsiz bir hayatı şu an hayal edemiyorsam, metrosuz da hayal edemiyorum. Hele ki İstanbul’da. Akbilimizi basarak giriş yaptığımız turnikelerin karşısında biraz sol çaprazı gibi kalıyordu, iki müzisyen genç, Lord of the Rings soundtrack çalıyorlardı. Kanımın çoştuğunu hissettim. Ayak üstü çok çok iyi gelmişti. Turnikeden geçmeden keselerine parayı sonuna kadar helal olsun diyerek attım. Ara yürüyüşleri vakit kazanmak için yüksek tempoda yaptım ve neredeyse elli dakika sonra Beşiktaş’ta iniyordum. İlginç bir şekilde de denk gelen otobüs ve açık olan trafik sayesinde de bir saat sonunda Ortaköy’deydim. Ortaköy Kahvecisi isimli buluşma mekanımıza geldiğim de daha Ceren gelmemişti. Üst katta cam kenarında bir masaya yerleştim. Ceren gelene kadar Ortaköy Camisi, boğaz köprüsü ve denizi içeren manzaranın tadını çıkaracaktım. Beş dakika sonra da Ceren geldi. Her zaman ki sade güzelliğiyle beni büyülemeyi gene başardı. Diğer kızlara nazaran çok fazla takı vb. şeyler sevmezdi. Çok renkli de takılmazdı kıyafetlerinde. Ama sade ve şık kendine yakışanı bulurdu. Okumayı çok severdi. İnce metal çerçeveli bir gözlük kullanıyordu. Çok fazla bir sosyal çevresi yoktu. Çocukluktan bir iki, okul döneminden bir iki görüştüğü arkadaşı vardı sadece. En büyük sosyalliği kitaplardı. Hatta fantastik kitaplara benden daha fazla kaptırdığı bile olurdu. Ara sıra muhabbetlerimiz, elf ve cücelerin yaşadığı bir dünya da olsaydık nasıl olurdu diye tartışırken geçerdi. Her zaman Elif benden sevkli sarılırdı bu muhabbete. En büyük ayrımımız ise korku temalı şeylerde olurdu. O korku filmi, kitabı ne varsa severdi. Ben ise evime sokmazdım. Hele ki filmleri. Bazı gerilim kitaplarıyla mücadele zor olmuyordu. Bu tarz kitaplara o kadar kapalı değildim. Birkaç saat takıldıktan sonra ayrıldık Ceren’le. Onu otobüsüne bindirdikten sonra bende Taksim otobüsüne bindim. Gelirkenkinin aksine iğrenç bir trafik vardı ve yaklaşık bir saate anca varabildim Taksim’e. Beton yığını haline gelmiş Taksim, eskisi gibi zevk vermese de takıldığım ve takıldığımız tüm eski mekanlar duruyordu. Yani aslında bizim için Taksim aynı Taksim’di. Meydandan İstiklal’in girişine doğru ilerlerken her gelen geçene bakarak ilerliyordum. Üç tane kırklı yaşlarında erkek turist, muhtemelen Araplardı, beton yığınına ağzı açık bakıyorlardı. Sanırsın ki Mars’a ilk insan taşımacılığı yapacak platformu inceliyorlardı. Bir tanesi o burnunu karıştırmaya başlayınca çevirdim gözleri. Sağda caddenin köşesinde dört erkek, iki genç kızdan oluşan bir grup muhtemelen arkadaşlarını bekliyorlardı ve muhtemelen gelecek olanlarda grubu tamamlayacak olan iki kızdı. Yaşlı bir turist grubu sağdan yavaş yavaş ilerliyordu. Önlerinde bir rehber bir şeyler anlatıyordu. Bunlar çekik gözlü bir gruptu, kesin Japonlar diye düşündüm. Peki rehber ne anlatıyor veya uyduruyor olabilirdi ki? İşte bu mekanın kahve dükkanı, şunun giysi dükkanı, bir iki kitapçı, neyse ki bu kitapçılara duacıyız çünkü kültürel mirası cadde adına taşıyan son bir iki direnişçiden biri onlar. Kalabalığı yara yara sahafların bulunduğu pasaja doğru ilerledim. Bu kalabalıktan sonra Ahmet abiyle muhabbet her zaman iyi gelmişti. Yeni ismi Deniz Pasajı olan bu tarihi yapının alt katındaydı Ahmet abinin dükkan. Daha merdivenlerden inerken göz göze geldik. Dükkanın önünde oturmuş çayını yudumlarken gene kitapları karıştırıyordu. Bu adam tam bir okuma sevdalısıydı. Aksi takdirde günümüz şartlarında bu kadar az getirisi olan bir meslek yapmak çok zordu. Geldiğimi görünce yüzünde mutlu bir gülümseme ile yerinden kalktı ve kollarını açarak beni karşıladı. Elli beş yaşlarında bir çocuk babasıydı. Oğlunu geçen yaz evlendirdikten üç ay sonra eşini kaybetmişti. Artık tüm hayatı bu dükkan olsa gerekti. Koyu gri tonda gri sakalları, biraz çökmüş göz çukurları ve kıvır kıvır saçları vardı. Sahip olduğu koca göbeğinde biranın eseri olduğunu söylerdi. “Hoş geldin evlat.” “Hoşbulduk abi naber?” gülümsedi, her şeye rağmen gülümsüyordu. “İyi iyi. Gel şöyle de otur sana bir çay ikram edeyim.” Kendi oturduğu tabureyi bana verip, kendine içerden bir tabure daha çıkardı. Çay eşliğinde biraz lafladıktan sonra kitap seçimine geçtik. Nutuk’un ilk baskılarından birini bulmuştu. Havada kaptım. Bir de Yaşar Kemal’in İnce Memed’in ilk baskılarından biri. Biraz pahalıya kaçacaktı ama bu seferki ziyaret koleksiyon amaçlıydı. “Ahmet abi nereden buldun bunları?” “Sorma Ahmet, bizim apartmanda bir komşu var, Seval Hanım. Onun babası yetmiş sekiz yaşında. Ama görsen dersin ki o mu yetmiş sekiz yaşında? Ben mi? Neyse adam bir nevi koleksiyoncuymuş ama evinde çıkan bir yangın sonucu bir çoğu kül olmuş. Adam da zaten kanser..” “Kanser mi?” “Pardon o ayrıntıyı başta atladım evet aynı zamanda kanser. Kalanları bana bağışladı. Sağolsun Seval Hanımdan duymuş beni.” “Çok ilginç. Ee başka neler var Ahmet abi?” “Bak şu köşedekiler var bir de.” Kapının yanındaki köşede ufak bir yığın vardı. Hepsinin birbirinden ne kadar değerli olduğuna emindim. Onları karıştırırken özellikle bir tanesi ilgimi çekti. Kalın kaplı bir kapağa sahip kitabın ismi, “Kılıç Efendisi” idi. Yazarı ve ne zaman yazıldığına dair bir ibare oldu. Fantastik kitaplara ayrı bir ilgim olduğu doğruydu fakat böyle eksik bilgileri bilerek eksik tuttularsa bende istedikleri etkiyi yaratmışlardı. Kimbilir belki de silinmişti tabi. “Bu kitap ne? Tanıyor musun Ahmet abi?” “Yok bende tanımıyorum. Seval Hanım’ın babasına da bir arkadaşı hediye etmiş. Hatta adam da vefat etmiş.” Kitabın kapağında bir ağaca yaslanmış bir savaşçı belinde muhtemelen kitabın ismini veren kılıcı tutuyordu. Sol eliyle bir ağaca yaslanmış, kafası sağa dönük ufukta batan güneşi izliyordu. Yandan göründüğü kadarıyla gözünü biraz kısmış, sanki ufukta bir şey görmek istiyordu. “Bunu da alıyorum Ahmet abi. Ne kadar etti bu üçü?” “Otuz ver yeter sen.” “Abi sen şaka mı yapıyorsun, hem de bunlara bu kadar mı para söylenir Allah aşkına?” “Sen üzümü ye bağını sorma bakıyım.” Elimdeki paraların arasından otuzu kapıverdi, “Hadi yoluna kardeşim, eyvallah.” Teşekkür edip bol kazançlar dileyerek ayrıldım. Çocuklar muhtemelen mekana gelmiş olmalıydı. On dakika sonra, İstiklal’in girişine yakın bulunan Bekar sokaktaki mekanımıza geldiğimde bir tek ben eksiktim. “İyi akşamlar beyler.” “Ooo hoşgeldiniz.” Diye üstüme atıldı Ümit. “Neredeydin kanka?” Bora da beni öpüp elimdeki torbaya atıldı. “Cerenle görüştükten sonra bizim sahaf Ahmet abi’ye uğradım.” Bora kitapları çıkarmıştı bile. “Bunlar tarihi eser değerinde.” “Tamam oğlum bırak şimdi onları.” Sandalyesine oturduğunda tekrar kitapları torbaya koymak için Bora’nın elinden aldığı kitapları yerleştirirken bir şey dikkatimi çekti. Bu kitabın kapağında dağın arkasındaki güneş bu kadar batmamıştı sanki diye düşündüm. Bir an çok garip bir hisse kapıldım. Herhalde ya o zaman yeni kitabı alırken ya da şimdi yanlış görüyordum. Bir anlık yüzümdeki tereddütü görmüş olacaklar ki çocuklarda “Noldu bir problem mi var?” “Yok be beyler, bir an bir şey gördüm sandım da.” Mezeler ve rakılar geldi. En sevdiğim üzüm rakısıydı. Ertesi gün kendini hatırlatmazdı. Bülent Usta’nın mezelerde yıllardır değişmez zevkimiz haline gelmişti. Hoş sohbet muhabbet gece yarısı yapmıştık saati. Keyifler yerindeydi. Birer birayla da cilamızı atmış ve dağılmıştık. Eve geldiğimizde saat 02.00 civarındaydı. Önce bir lavaboya girip, sonra üstümü değiştirdim. Hafif çakır keyiftim ama daha uyku tam olarak çökmemişti. Aldığım kitapları yerleştireyim diye düşündüm. Kitapların olduğu torba kapının yanında yerde duruyordu. Dediğim gibi tam bir sınıflandırmayı kütüphanemde yapamasam da kaba bir ayrımım vardı. Nutuk’u tarih bölümüne, İnce Memed’i romanların yanına yerleştirdim. En son torbadan Kılıç Efsanesi’ni çıkardım fantastik kitapların yanına koyacaktım ki, aklım çıkıyordu neredeyse. Kitabın kapağındaki güneş tamamen batmış ve yerini dolunaya bırakmıştı. Bir an elim ayağım çekildi. Neredeyse korkudan bir an bayılıyordum. Acaba alkolün etkisi mi diye düşünüp gözlerimi avuşturdum. Daha yakından baktım ama hayır kesinlikle aldığım halinde değildi bu kitap. Yakından bakarken bu sefer korkudan küçük dilimi yutacaktım. Kahraman halen aynı pozisyonda tek eli dayalı, ufku izliyordu fakat şu an gülümsüyordu. Gerilen çene kaslarından bunu çok kolay bir şekilde görebiliyordum. Bir an ufak bir çığlık attım ve kitabı fırlattım. Kendimi okuma koltuğuna zorla bıraktım, bilmiyorum belki düşmüşümdür. Bu da neydi şimdi? O kadar büyü, fantastik konu kitap okumuş film izlemiştim. Gerçek bir hareket, bir durumla hiç karşılaşmamıştım. Şu an ne yapacaktım. Polisi mi arayacaktım. Memurla dalga geçmek ve vaktini boşa harcamaktan kesin içeri alırlardı. Önce alkolün etkisi olup olmadığına karar vermek istedim, koşarak lavaboya gidip yüzüme su vurdum. Halüsinasyon görmeme etki eden bir alkol var ise kanımda, en azından geçici olarak uyanmış olmalıydım. Çünkü buz gibi su sayesinde, ciğerlerime kadar açılmış hissediyordum. Tekrar küçük kütüphane odasına geldiğimde kitabı fırlattığım yerden buldum. Kitap ters bir şekilde yere düşmüştü. Üzerine eğilerek ön yüzü çevirdim ve neredeyse düşüyordum çünkü gördüklerim doğruydu. Olduğum yerde çöktüm kaldım. Ne yapacaktım şimdi. Bu o güzel büyülü diyarlara götüren tarzda bir şey değildi, başka bir şeydi. Bütün hücrelerimi korku kaplamıştı. Ceren’i mi arasam? Bu saatte onu arasam, gene içkiyi çok kaçırmışsın deyip teli kapatacaktı. Anne veya babam? Annem belki dinlerdi ama yardım etme yerine yüreğine inerdi, babamda saçmalama der, küfürle karışık bir tepkiyle kapatırdı telefonu. Ahmet abi! Ahmet abinin numarası olsa onu arardım. Şimdi dükkanda da değildir ki. Arkadaşlar? Hayır hayır hiçbirini arayamazdım. Allah kahretsin, neydi bu şimdi? Bir tür teknoloji içeren bir eşek şakası mıydı? Eğer var ya eğer var ya buna zahmet ettilerse analarından emdiği sütü burunlarından getirmezsem adam değilim. Ama bir saniye buna bakmam lazım, teknolojiyle bir hile olup olmadığını anlamam için bakmam lazım. Sanki taze bir cesetle aynı odada sıkışıp kalmışım gibi bir gerginlikle uzandım. Her bir kasımın telini ayrı ayrı çekiştiriyorlarmış gibi bir acıyla, umut ve umutsuzluğın saçma bir karışımı ile uzandım. Kitabı elime aldım. O sırıtışı halen görebiliyordum. İlk sayfayı görecek şekilde kapağın yandan kesidine baktım, aralık yakalayıp açmaya, bir umutla bir düzenek bulmaya çalıştım. Bir yandan da korkudan karşıma çıkan hiçbir kelimeyi okumak istemiyordum. Evirdim çevirdim, yoktu hiçbir şey yoktu. Allah kahretsin! Allah kahretsin! Allah kahretsin! Kitabı fırlatırken ki son bağırışım oda da ufak bir titreşim yaratmıştı. Neden bilmiyorum ama gazlı ocağı yaktığım çakmak geldi aklıma mutfaktaki. Kurtulmam gerekiyordu bu kitaptan ve bilinçaltım istemsiz ve kontrolsüz de olsa beni bu kitaptan kurtarmak için uğraşıyordu. Apartmanın arkasındaki ufak boş arazi geldi aklıma. Ayakkabılarımı giydiğimi bile farketmeden çıktım evden. Neydi bu, ne saçma alışkanlıktı. Beynim algıladığı ölüm tehlikesiyle mücadele ederken, o beynin bir bölümü bana, “Dışarı çıkıyorsun birader. Gebersen de giyeceksin bunları.” Diyordu. Muhtemelen en son ne zaman yağladığını kimsenin hatırlamadığı ve o an bana beş yüz kilo falan gelen apartman kapısından çıktım. Gece hafif bir rüzgar esiyordu. Binanın yanından, binanın arkasına dolanan ilginç bir şekilde yıllardır aynı düzende kalan kaldırım taşlarından geçtim. Arkadaki çimento dökülerek düzleştirilmiş otopark alanının dışında yan binanın mütahitiyle yıllardır sorunu çözülemediği için boş duran arazi vardı. Toprağın yumuşak olan kısmında bir kedi vardı. Yarı uykulu hali beni görünce son buldu. Büyük ihtimalle korkudan korkunç halde olan suratımı görüp o da dehşete kapılıp arabaların arasında kaybolup gitti. Kim bilir içinden “miyav miyav miyav” ne küfürler savurmuştur iki kuruşluk keyfini kaçırdığım için. Hafif rüzgardan çok etkilenmeden ateşi bir an önce yakıp bu kitaptan kurtulmak için bir köşe yarattım topraktan ve kitabı o köşenin dibine yerleştirdim. O lanet oğlu lanet kapağını son kez olsun görmemek için ters çevirdim. Elimdeki mutfaktan aldığım ocak çakmağının, ufak siyah ayar tuşunu en güçlüye ayarladım. Bastım ateş tuşuna. Kitaba direkt orta sayfadan verdim alevi. Kitabın sayfaları hemen alev aldı. Sanki bana direniyormuş gibi her yerine sürekli alev uyguladım. Neredeyse çakmağın ucu bile eriyecekti. Birkaç dakika sonra kitaptan geriye ufak tefek kül parçaları kalmıştı. Onların üstüne de toprak attım ki dünya üzerinde bu kitaptan daha bir iz kalmasın. Bir süre bende toprağa çöktüm kaldım. Son bir saat ömrümden bir yüzyıl götürmüştü. Sahip olmadığımdan fazlasını. Kalktım ve eve döndüm. Aşırı gergindim. Biraz suyun altına girmek iyi gelecekti. Hemen banyoya girip ılık bir duş daha aldım. Su gerçekten iyi gelmişti. Şimdi yatağa uzanma vaktim geldi. Uyuyup uyanmak istiyordum. Belki bu sayede hepsi geride kalabilirdi. Hepsinin bir rüya olduğunu düşünürdüm. Kendimi buna inandırdım. Evet evet! Yapabilirdim bunu. Kalkar annemi, Ceren’i, arkadaşlarımı arardım. Ahmet Abi’ye ulaşmalıydım kesinlikle. “Dün gece nasıl bir rüya gördüm biliyor musunuz?” der başlardım anlatmaya. Böylece tarihe, tarihime fantastik bir rüya olarak geçerdi. Kesin biri, “Kıçın açık kalmış senin.” Derdi. Bende, “Kesinlikle belimde tutulmuş zaten biraz.” Derdim. Yastığa başımı koyduğumda, onun yumuşaklığının verdiği huzur ile kısa sürede uykuya daldım. Rüyamda neredeyse boğuluyorum diye düşünüyordum. Hani bazen rüya gördüğünüzün farkında olan bir bilinç anınız vardır ya, işte o andı. Birden nefes alamayarak öksürdüm, öksürmek demeyelim, ciğerim ağzımdan falan çıkıyordu herhalde. Yataktan doğruldum. “Bu da ne böyle? Öhöö öghööö öhhöhhh” her yer duman altındaydı. “Allah kahretsin!” Zar zor çıktım yataktan. Sendeledim kalkarken. Bütün koridor, bütün ev duman altındaydı. Yoğun alevler kitaplıktan geliyor gibiydi. Evet evet yan odaydı. Elimde yangın söndürücü tüp veya su yoktu. Karşı kapıdaki banyoya girdim. Ayaklarım sürünüyordu. Aldığım eğitimlerde camı falan açmamamızı söylüyorlardı. Oksijeni gören ateş daha da fazla yayılıyordu. Ne yapıp edip söndürmem lazımdı. Musluğun altındaki kovaya ulaştım. Zar zor doldurdum onu. Artık hareketlerim tam sürünme mertebesine ulaşmıştı. Kovayla kütüphaneye girdiğimde bütün oda alevler içindeydi. Kapkara da bir duman. Elimdeki suyu son bir güçle alevin ortasına fırlattım. Bu bir ejderhaya elindeki vilada sopasıyla vurup korkutmaya çalışmak gibi bir şeydi. “Ne?!!!” Son nefesi neredeyse son çığlığına gitmişti. Korkudan elindeki kovayı da aleve doğru fırlattım. Kitap odanın ortasında yerde duruyordu. Yanmıyordu. Yanmamıştı. Sapasağlam oradaydı işte. Ve bundan daha da korkuncu, kitabın kapağındaki adam, aynı pozisyonda dursa da kafasını tamamen bana doğru çevirmiş, baya baya gülüyordu. Şu an ne bununla ne yangınla uğraşamayacaktım. Muhtemelen kapıyı açıp çıkamazsam otuz kırk saniyeye yerle bir olacaktım. Koridora dönüp, çıkışa doğru ayaklarımı sürümeye başladım. Ölüyordum. Korkuyordum. Nefes alamıyordum. Gördüklerimi açıklayamıyordum. Açıklamaya vakit bulamıyordum. Açıklamaya kelime bulamıyordum. Düşünemiyordum. Yardım isteyemiyordum. Nefesimin tamamen tükendiğini hissettim ve olduğum yere çöktüm kaldım. Ölüme yaklaştığında insanın bebekliğine döndüğü söylenirdi. Fakat böyle değildi sanırım kastettikleri. Şu an ellerim yerde, dizlerimin üzerine çökmüş emekleme poziyonundaydım. Her yer duman altındaydı artık. Alevlerde giderek artıyordu. Gözlerim yaş ve duman dolmuştu. Emekliyor muydum, yoksa sürünüyor muydum bilmiyorum. Bir şekilde kapıya ulaşabilirsem, bir şekilde kapıyı da açıp kurtulabilirdim belki. Gözlerim bir anlığına karardı. Milim milim ilerliyor olmalıydım. Yoksa şimdi çoktan kurtulmuş olmalıydım. Tekrar anlık görme yetim geri geldiğinde gördüklerimin yarattığı korkuyu anlatamam. Zaten ölmek üzereydim daha ne korku olabilirdi ki? Değil mi? Bu ayaklar onundu. Anlık adrenalin ile tekrar gözlerimi kırptım, kapadım açtım, oradaydı ve bana doğru ilerliyordu. Kapaktaki herif. İlerlediğine yemin edebilirim. İlk adımı sonrası parlayan bir metal gördüm. Bu kitabın kapağındaki kılıçtı. Ne işi vardı elinde? Her şey çok korkunç ve çok saçmadıydı. Kapaktaki herifin karşımda olmasına değil, elinde kılıç olmasına şaşırıyordum. Zaten kılıç onundu neden şaşırıyordum ki. Böğürdüm. Dermanım kalmamıştı. Olduğum yere yığıldım. Daha kuvvetli öğürdüm. Mide safram ağzıma gelmişti. Dumanın arasında o acı tadı aldım. Suratım yere yapışmıştı. Yaş dolu gözlerim hafif aralandığında o ayakları dibimde gördüm, kafamı çok hafif hareket ettirerek bakmaya çalıştığımda ise kılıcın bana doğru inişini. 19.05.2017

UZAK UÇUŞ “Sana bu pisliği temizlemeni emrediyorum Musa Üsteğmen!” Hayatının en kötü günlerinden biri olmalıydı. Yanlış işleyen bir emir komuta zinciri neredeyse devlet krizine dönüşecekti. Neyse ki bir şekilde gerçek bir krize dönüşmeden konuyu kapatmışlardı. “Çok iyi hatırlıyorum dostum.” O gün ne olursa olsun askeriyeden ayrılmayı kafaya koymuştu. “Çok iyi yaptın o kararı vermekle.” Aslında Alper konuyu özetleyen cümleyi söylemişti. “Çok iyi yapmıştım.” Benim gibi özgür ruhlu, ne yapılması gerektiğinin söylenmesinden nefret eden bir karakterin askeriye de olması, Alaska’ya tatile giderken tişört ve şort dolu bir bavulla gitmek kadar kulağa ve mantığa saçma gelen bir şeydi. Ruhunu doyuran, özgürlük hissini çoşturan tek şey uçmaktı. Kesinlikle şu an doğru mesleği yapıyordum. Ve çokta iyi kazanıyordum. Dragos’ta kendime ait kiraladığım villada günümü gün ediyordum. Bir ev kredisi ödeyebilecek kadar kira veriyordum ama bu birkaç yılı geçmiş kaçan günlerimi telafi ederek geçirecektim. Alper benim kaç yıllık dostumdu. En zor anlarım da hep yanımda olan oydu. Ailemden de öteydi. Geçmişe ait o acıyı çıkaracaksam bana eşlik edecek tek isim oydu. Aslında askeri liseye girdiğimde kendimi daha iyi tanımaya başlamıştım. Belki de ordu gibi bir yapının, yaşayan organizmanın ayakta kalmasının tek yolu olan disiplin bana göre değildi. Fakat işte o zamanlar ev hanımı olan annem ile kardeşime bakmaya gücü anca yeten memur babamın omuzlarına bu okul tazminatını yükleyip de ayrılamazdım. Sıktım dişlerimi. Mezun oldum. Doğu görevini yerine getirdim. Atandım. Gecelerce nöbet tuttum. En ufak bir emre itaatsizlik etmedim. Şerefimle namusumla vatani görevimi yerine getirdim. Üst teğmen oldum. Bir şekilde askeriyeden ayrılma kararını zaten geçmişte vermişti, bir şekilde oldu ve ayrıldım. Bu kısmı şu an geçiyorum. Şimdi kırk beş yaşındayım. Neredeyse on yıldan fazladır da pilotluk yapıyorum. Askeriyeden ayrılmamdan sonra bir kredi çekerek pilotluk kursuna girdim. Bunu öyle yabancı dil öğrenmeye gittiğiniz, ehliyet alabilmek için gittiğiniz veya üniversiteye girebilmek için gittiğiniz kurslarla karıştırmayın. Kurs parası için bildiğiniz ev kredisi çektik. En üst limitinden neredeyse. Canım babamın, babasının da desteği ile alabildiği o büyüdüğüm evi ipotek gösterdik. Çok şükür kurs sonrası Türkiye’nin önemli havayolu şirketlerinden birinde iyi bir maaşla başladım. Veya bilmiyorum bu sektör için normal bir maaşla. İki yıl önce bankaya olan borcu bitirdim. İpoteği kaldırdım. Bankaya olan borcum bitince de hayalim olan tarzdaki bir eve yerleşti. Şu an başka sabit bir borca girmeyecek bir süre hayatıma yaşamaya günümü gün etmeye devam edecektim. Aramızda kalsın biraz bağlanma sorunu. Popüler ismi çok saçma gelse de bağlanma sorunu yaşayan bir tiptim. Kendim öyle olmasam daha ağır konuşacaktım ama bildiğimiz paralı bir serseri modunda takılmaktayım. Neyse ne anlatıyordum. Evet ipoteği kapatıp bu evde yaşamaya başladıktan sonra hayatımın döndüğüne gerçekten inandığım bir fırsat çıktı. Önemli holdinglerden birinin yönetim kurulu başkanı aynı zamanda CEO’su olan Levent Pınar’a özel bir pilot aranıyordu. Maaşı hiç söylemiyorum bile. Bu sektör için bile çok iyiydi. Şöyle söyliyim, babama para gönderiyor, ev kirası pardon villa kirası ödeyip günümü gün etmenin ötesinde harcayabilirdim. Gözümü kırpmadan kabul ettim. Aslında insan biraz sorgular değil mi? Hayır direkt atlamıştım. Neyse çok büyük bir problem yoktu. Sadece bu arkadaşın takvimi fazla uluslararasıydı ve bundan ötürü çok fazla değişiyordu takvimi. Birkaç önem verdiğim buluşmaya sırf bu sebeple gidemediğim olmuştu. Bu çağda para her şeydi. Tüm kapıların anahtarı. Burada en azından birkaç yıl daha dişimi sıkacaktım. Sonrasında zaten yaşım elliye dayanıyordu. Bütün hayatımı böyle har vurup harman savurarak geçirmem diye düşünüyordum. İçimde bir yerlerdeki sadakat ve bağlılık hissi elbet bir hedefe ulaşacaktı. Ulaşamazsa da yapacak bir şey yoktu. Evlenmiş olmak için kimseyle evlenemezdim. Bir hayrım olsun şu dünyaya diye belki bir çocuğu evlat edinir onun hayatını değiştirirdim. “Ne oldu daldın?” dedi Alper. “Haklısın pardon. Eski günler işte nereden nereye.” İstemeden de olsa ufak bir işç geçirdim. “O zaman kadehimizi bugünümüze kaldırıyorum.” Halihazırda yarılamış olduğum ikinci kadeh rakımı kaldırdım, bardakları tokuşturduk ve büyük bir keyifle içtik. Bu villayı tercih etmemde ki en önemli sebeplerden biri ikinci katındaki giriş balkon ve balkonun camlı şekilde kapatılmış olmasıydı. Kış bahçesi diyorlardı sanırım. Güneşin yeni battığını göz önüne alırsak, muhtemelen adalar manzarası zevkimizin yeni başladığını söyleyebilirdik. “Bir sonraki uçuş nereye kaptan?” “Valla bilmiyorum ki Alper. Bırak şimdi cumartesi cumartesi düşünmeyeyim bunu.” Göz kırptım ve bir kadehin daha dibini gördüm. Bardağı bırakıp şişeye yöneldiğim sırada masada duran telefonum çalmaya başladı. LP “Lost on you” çalıyordu. Aslında kim arıyor olursa olsun, bunu bir müzik çalar niyetine kullanıp şarkının keyfine varmak vardı. Yapmadım. Ekrana doğru eğildim. Arayan Dursun Abi’ydi. Levent Bey’in şoförü. Aynı zamanda ziyaret planları kesinleştikçe aktaran kişi! “Bravo Alper. Vallaha bravo. Bakalım sonraki uçuş nereyeymiş beraber öğreneceğiz.” Alper ağzını açmadan telefonun ekranda beliren yeşil tuşuna dokundum ve telefonuma götürdüm. “Alo Dursun abi?” “Aleyküm selam sağol sen nasılsın abi?” “Teşekkürler valla bizde ayıptır söylemesi ufak bir çilingir sofrası kurduk. “Sağol, sağol abi, yok yok estağfurullah buyur abi.” “Ne zaman peki?” “Anladım o zaman sen beni 15.30’da alsan olur. Tamamdır anlaştık abi. Sen Ozan’a da haber vereceksin değil mi?” “Tamamdır.” “Sen ona saat dört de de ona göre hazırlansın o.” “Levent Bey 17.00 gibi gelecek değil mi, geldiği gibi havalanırız.” Telefonu kapatır kapatmaz Alper koydu kahkahayı. “Keşke başka bir şey isteseymişim. Baksana ne kadar hızlı gerçekleşti.” Tekrar bir kahkaha koydu. “Londra’ya uçuyorum Alpercim. Levent Bey’in akşam yemeğinde bir görüşmesi olacakmış. Direkt yemeğin saatine göre gidiyoruz.” “Oh iyiymiş oğlum. Ne güzel işte. Yarın akşam da Londra’da takılırsın mis gibi.” “Dur bakalım dönüş belli değil ki.” “Ne olursa olsun bir yemek birkaç saat sürer. O arayı değerlendirmeye çalış. Aklıma ne geldi bak dinle. Şimdi bu senin Levent Bey’in seviye belli. Baksana adam Pazar akşamı Londra’da iş yemeğine özel uçağıyla falan gidiyor. Adamın evi, hizmetçileri, evdeki diğer tüm çalışanları falan saymıyorum bile. Neyse nereye geleceğim. Oğlum bu adam her seyahat öncesi kendi bavulunu hazırlıyor mudur sence? Kendi özeli bile olsa onu bile yapan özel hizmetçisi vardır bu herifin kesin.” Kendi söylediğine koparken, bende tutamadım kendimi ve “Oğlum manyaksın lan sen!” diyerek kadehimi ona uzatırken koyuverdim kahkahamı. Yetmişliğimizi bitirdikten sonra, cilamızı çektik birer şişe buz gibi birayla. Ertesi gün çıkacağım için kalmak istemedi Alper. Ona bir taksi çağırdım ve yolcu ettim. Uyumadan önce ılık ve hızlı bir duş aldım. Saat gece yarısı ikiye geliyordu yatağa girdiğimde. Ne olur ne olmaz öğlen saat 13.00’a alarm kurdum. Dursun Abi gelmeden bir şeyler yiyip toparlanmak iyi olacaktı. Onu bekletmek, Levent Bey’i bekletmek gibiydi ama sağolsun beni çok idare etmişliği vardı. Sabah kalktığımda başım hafif zonkluyordu. Saat 12.00’ydi. Alarm çalmadan uyanmayı kendim için başarı saydım. Ağrı kesici almak istemiyordum. O yüzden bu sefer sıcak bir duş aldım. Duş sonrası ağrım kalmamıştı. Hemen kurulanıp rahat bir şort ile tişört geçirdim üstüme. Minik seyahat bavulunu hazırladım önce. Sonra uçuş kıyafetlerimi kontrol ettim. Biraz geç bir kontroldü, ama sorun olmadığını bir iki saat önceden görmek iyi hissettirdi. Artık kahvaltı yapabilirdim. Mutfağa geçtim. Soğanlı biberli bir omlet yaptım kendime. Dün aldığım ekmek hala taze gibiydi ve taze ekmekle bu omletin eşsiz uyumu anlatılamazdı. Saat 15.00 olduğunda hazırdım ve her zaman bir zamanlama harikası olan Dursun Abi de kapımda hazırdı. Ama bu sefer onu bekletmediği için iyi iş çıkaran bendim. “Hazırsın demek.” “Şaşkınlığı belli etmesen olmaz değil mi abi ya?” “Gel gel bakalım. Hadi hava da güzel şansına, rahat rahat uçarsınız.” “Sorun yok Dursun abi, biz ne fırtınalar gördük.” “Yürü be! Kim kaldı eski pilotlardan?” İstanbul’un saçma sapan vakitlerde oluşan saçma sapan trafiği yüzünden saat 16.00’da vardık hangara. Yarım saatlik yolu bir saatte gelmiştik. Tanrım neden uçmayı sevdiğimi bir kere daha keşfettim. Benden kesinlikle şoför olmazdı. Dursun Abi’nin sabrını tekrar takdir ettim. Saat beşe beş vardı. Levent Bey’in evi hangara yakındı. Benim ki villa ise onun ki saray olan evi. Dursun Abi beni bıraktıktan sonra Levent Bey’i alıp gelmişti. Tüm hazırlıklar tamam olduğu için kalkışı tam vaktinde gerçekleştirebildik. Uçmak için muhteşeme yakın bir hava vardı. Hava hafif bulutluydu. Batıya doğru gittikçe hava biraz daha kötüleşecekti. Ama bulutların üstü her zaman ki muhteşemdi. Bulunduğumuz irtifada ki manzarayı bir görseniz bayılırsınız. İnsanın ayakkabılarını çıkarıp uçaktan atlayası, pamuk gibi bulutların üzerinde koşası geliyor. Bir makinanın içinde bu sonsuz boşlukta ilerlemek bana her zaman mucizevi gelmişti. Ve işte yine o eşsiz manzara önündeydi. İşte sonsuzluk, mutluluk, huzur aynı anda vücuduna hücum ediyordu. Özel uçaklarda diğer havayolu şirketlerine göre daha rahat olabiliyordunuz. Bende bu rahatlıktan yararlanarak kendime hafif bir müzik ile alkolsüz içeceğimi açtım. Manzara dünya klasiği gişe rekortmeni tüm filmlerden çok daha keyif vericiydi benim için. Sabit hızda ilerliyorduk. Görüş açıktı. Levent Bey’in arkada en ufak bir huzursuzluk yaşadığını sanmıyordum. Kusursuz kalkış kusursuz yolculuk. Yolcuğumuzun kırk beşinci dakikası falan olmalıydı. Tahminim en az bir kilometre ötede bir şey gördüm. Siyah bir uçak olmalıydı. Raporları kontrol ettim, bildirilen bu irtifa da başka bir uçuş yoktu ama olası muhtemel son dakika değişikliklerden biri olmalıydı. Şimdi biraz daha ihtiyatlı olmakta fayda vardı. Yaklaşık on beş dakika bu şekilde uçtuk. O uçağı tam seçemiyordum benim için sadece bir noktaydı. On beş dakikanın sonunda bir şey dikkatimi çekti. Bu uçakla aramızdaki mesafe giderek azalıyordu sanki. Haklı olup olmadığım birazdan anlaşılacaktı fakat o noktanın giderek büyüdüğüne yemin edebilirim. Uçak siyah renkliydi. Kanatları, kanatları.. “Noluyo lan! Noluyo lan!” Bu uçan cismin kanatları falan yoktu. Dairesel bir cisim, tüm soğukkanlılığı ile bize doğru yanaşıyordu. Bağırmamı duymama gibi bir imkanları yoktu ama ben gene de “Kemerlerinizi takın lütfen.” Diye ani bir anons geçtim. Cisim yaklaştıkça beyaz bir ışık hüzmesi sanki bize doğru ilerliyordu. En yakın kuleyle irtibat kurmak istedim ama çalışmıyordu.” Üzerinde “Mic on” yazan yeşil tuşa basarken ya parmağım ya tuş kırılacaktı. Kumanda koluna asıldım, biraz daha yükselip belki de devamında bir dalış ile bu cismi kandırıp buradan kurtulabilirdim. “Kolda çalışmıyor Allah kahretsin kolda çalışmıyor!” Hızla cisme, cisimden gelen ışığa doğru yakınlaşıyorduk. Çarpışmayı önleyebilecek yapabileceğim hiçbir şey yoktu şu an da. “Allah kahretsin buraya kadar mıydı?” Aklıma neden bilmiyorum ama babama olan borcumu fazlasıyla ödemiş olduğum geldi. “Canım annem. Hayatta benden başka neleri var ki bu insanların ve belli ki on beş saniye kadar sonra bir tanecik oğulları da buradan göçüp gidecekti. İçeriye ulaşıp ulaşmadığını bilmeden “Çarpışmaya hazır olun!” diye bağırdım. Ve o karanlık… Gözlerimi açtım, evet evet gözlerimi açtım. Neredeyim ben? Cehenneme ait bir oda olmalı. Çünkü çok karanlık. Cennet olsa böyle karanlıkta tutamazlardı. Hep o son dönem yediğim boklar yüzünden işte cehennemdeydim. O cehennem ateşine ya burada maruz bırakacaklar, ya da yediğim bokların hesabını sormaya başka bir odaya alınacaktım. Yattığım yerde doğrulmak istedim. Doğrulamadım. El ve ayak bileklerimin bağlı olduğunu o an farkettim. Allah’ım o kadar büyük ne yaptım ki ben? Kul hakkı yemedim, yetim hakkı yemedim, sana şirk koşmadım, anamı babamı üzmedim. Hergelecilik ve alkol, evet itiraf ediyorum bokunu çıkarttım son yıllarda. Ama kendi kendime özgürleştiğimi sanıyordum. Ne salakmışım, ne salakmışım! Gözüm odaya ve karanlığa alışıyordu. Kapı gibi bir kısmın altından sızan bir iki ışın tanesi ile net görüntü almaya başlamıştım. Oda da yalnızdım. Levent Bey neredeydi ki? Kesin cennettedir. Hep anlatırdı yaptığı yardımlar. Hergelelik yaptıysa bile o kadar yardımın yanında cennete gitmesine engel olamazdı herhalde. Oda bomboştu. Ne bir dolap ne bir aksesuar ne başka bir şey. Bir sert yatak ve üzerinde bağlı iken, cehennem de bir oda da ne görmeyi beklediysem artık. Annem babam haberi almışlar mıdır? Dünya da kaç saat oldu ki acaba? Allah’ım Allah’ım cesedimi bile bulamayacaklar değil mi? Bir cesetim bile olmayacak. Ne kadar üzülecekler kimbilir. Ahh ahh. Ayrılmayacaktım belki de havayolu şirketinden. İki kuruş paraya geldim buraya bak şimdi olanlara sen. Ufak bir takırtı oldu. Altından çok çok az ışık gelen kapının yukarı doğru kayarak açıldığını gördüm kapıya doğru kafayı çevirince. “Köpek gibi korkuyorum şu an. Allah’ım ne gelecek şimdi?” Titriyor muyum? Hayvan gibi titriyorum galiba. Kapı açıldıkça beyaz ışık tüm odayı doldurdu. Ne gelecekti? Zebani mi? Ellerinde tırpanıyla Azrail seni bırakıp gidiyorum mu diyecekti?” Burada da bu işler böyle mi oluyor bilmiyorum ama altıma işediğime yemin edebilirim. O kapının açıldığı ve ışığı ilk gölgenin kestiği ana kadar beş saniye nasıl geçti bilmiyorum. Kalbim olsa durabilirdi ama sanki halen varmış gibi oturuyordu. O ilk gölgenin yanaştığı gözüktüğü vakit korkudan tekrar bayılmış olmalıyım. Çünkü gözlerimi tekrar açtığımda attığım çığlık cehennemin uzak köşelerinden duyulmuş olabilir. Tam dört tane iri gözlere sahip, balon tipi kafaları olan grimsi kırış kırış tipli yaratıklar bana bakıyorlardı. Bana bakmıyorlardı. Bana bir şeyler yapıyorlardı. “Bırakın lan bırakın beni! Kimsiniz nesiniz siz böyle! Bırakın beni! Bırakın!” Neyle bağladılarsa gram kıpırdamadı, olan benim kol ve ayaklara oldu. Acıdan geberecektim. Evet ben ölmemiştim. Bunlar öbür taraftaki hizmetkarlar olamazdı. Bunlar bildiğin uzaylılardı. Nefes nefese kaldım bağırırken. “Siz gerçek miydiniz! Gerçek miydiniz oğlum o maket değil miydi lan?!Siyah beyaz görüntüler, Hey Allah’ım yoksa beni bunlarla mı deniyorsun?” Ben bağırırken dördü de gözlerini bana dikti ve bir süre dik dik baktılar, “Ne bakıyorsunuz çözsenize beni çözsenize!...........larım çözsenize!” Sanki küfrü anlamış gibi kafalarını yana yatırıp bakmayı sürdürdüler. Kaç saniye bu şekilde geçti bilmiyorum veya dakika ama sessiz hareketsizlikleri sağımda kafama yakın olanın kafasını kaldırıp diğerlerine yaptığı kafa işareti ile sona erdi. Sonsuz bir sessizlik içinde oda da süzülmeye başladılar. Evet yürümüyorlardı, bildiğin süzülüyorlardı. Biri kafa tarafıma geçip o ince uzun ve kemiksi parmakları ile kafamı kavradı ve sabitledi. Bağırmaktan çenem yırtılacaktı, şimdi kafamı da oynatamıyordum da. “Sakin ol.” Dedi biri ama bunu duymadığıma eminim. Bir iki kelimeyi bana aktaran herhangi bir ses duymadığıma eminim. Bir an durakladım. “Sakin ol.” Dedi. Evet bir ses beynimdeydi. Dördü de durmuştu. “Sen kimsin?” “Beni buranın doktoru gibi düşünebilirsin.” “Nerdesin? Ne işin var beynimin içinde?” resmen ama resmen ağzımı oynatmıyordum. Odanın içine bir şeyin daha süzüldüğünü başımın sabitlenmesine rağmen değişen ışık hüzmelerinden fark ettim. O an kafamı sabitleyen şey beni bıraktı. İstemsiz bir merak ve korkuyla kafamı kaldırdım. Gelen şey vücudunu diğerlerinden farklı olarak koyu bir pelerin ile örtmüştü. Kafa yapısı, deri rengi diğerleriyle aynıydı. Koca iki göz, burun ve kulak yok , yerlerine delikler ve bir ağız. Bu gelenin pelerin dışı bir farkı daha vardı, Alnındaki üçüncü göz. Alnındaki gözle göz göze geldim diyebilirim. “Selam doktor.” “Selam dünyalı.” “Ne yapacaksınız bana? Bıraksanıza beni.” “Merak etme sadece bir iki ufak inceleme.” “Madem merak etmeyeceğim neden her yerimi bağladınız?” “Güvenlik amaçlı diyebiliriz.” “Koduğumun dünyasında yedi milyar insandan bula bula beni mi buldunuz?” “Siz bizim için çok önemlisiniz.” “Nedenmiş o?” “Size Bay Bir Milyon diye sesleneceğiz.” “Yani?” “Gemimize inceleme amaçlı aldığımız bir milyonuncu kişi sizsiniz.” “Siktir git.” “Efendim?” “Boşver, sen ciddi misin?” “Neden yalan söyleyeyim?” Adam resmen bir milyon demişti. Garip suratı hiçbir zaman ifade değiştirmeden bana bakıyordu. Üç gözünde de kapakçık yoktu, göz kırpıp kırpmama gibi hareketi bile yoktu suratında. Korkum ilginç bir şekilde hafiflese de, benim sağolsun bağlı olan ellerimi ayaklarımı, karşımdaki organizmaların garipliğini hatırlatıp duruyordu. Yaratıklardan bir tanesi bağın altındaki elimi çevirdi, avuç içi yukarı bakacak şekilde sabitledi. Elinde ufak tabanca gibi bir şey vardı. “Hey napıyorsun? Hey?” Bağırışıma aldırış etmeden bileğimin iç kısmına bizim için sonsuz anlamında olan yatay bir sekiz damgası vurdu. “Bu da ne şimdi?!” “Bu bizim dilimizde bir milyon demek. Bizim için senin sıra numaran.” Dedi ifadesiz doktor. “Bizi damgalıyor musunuz bir de?” “Merak etme sadece sen görebileceksin bu işareti.” “Aman ne rahatladım.” “Tabi bu senin için sadece nasıl oluştuğunu hatırlamadığın bir yara izi olacak.” “Nasıl yani bir şey hatırlatmayacak mıyım?” korku geri dönmüştü. Bağlı halde yattığım yerden erkekliğe leke sürdürmemeye çalışıyordum ama neredeyse korkudan titreyecektim. “Hatırlamayı mı tercih edersin genç dünyalı?” Bu cümleyi kurarken sırıttığına yemin edebilirim. Sağ çaprazımdaki uzaylının gölgenin içinden bana yaklaşırken elinde gördüğüm şırınga benzeri alet sonrası attığım çığlık ortalığı inletmiştir muhtemelen. Kafamın içi sanki bir gece önce çok içmişim gibi bulanıktı. Çalan telefona uyandım diyebilirim. Dün akşam Londa’ya geldikten sonra çok içmemiştim, hatta hiç içmemiştim. Hasta oluyordum herhalde. Çalan otel telefonuydu ama telefonun karşısındaki isim gene değişmemişti, tabi ki Dursun Abi. “Efendim Dursun Abi?” “Günaydın. O ses ne be daha uyanmadın mı?” “Şimdi kalkıyorum abi.” “Tamamdır yarım saat sonra kahvaltını yapmış şekilde lobi de hazır ol.” Telefonu kapattıktan sonra yatakta doğruldum. Biraz da sürünerek kendimi banyoya doğru attım. Suyu açtığımda suyun sesi iyi geldi. Odaya geri döndüm. Üstümdekileri çıkarıp attım. Suyun altına girdiğimde yaşadığım uyanma ve rahatlamayı kelimelerle anlatabileceğimi sanmıyorum. Bir süre kendimi suyun serinliğine bıraktım. Sonrasında saçımı yıkayıp çıkmam yeterli olacaktı. Yaklaşık bir iki dakika sonra şampuanı açtım o ufak şişenin hepsini kafama boşalttım. Sonra sol elimi de saçımı şampuanlamak için kaldırdığımda gördüğüm manzara karşısında küçük dilimi yutacaktım. Sol el bileğimin içinde yan yatmış sekiz şeklinde o sonsuz işareti duruyordu. Soğuk suyun altında bir an nefesim kesildi. Düşüyordum, kenara tutundum. Hemen kafamdaki şampuandan kurtuldum. Tabi ki gözüme kaçan şampuan yüzünden saçmalamıştım. O soğuklukta uykundan uyandığımı düşünüyordum. Gözlerimi iyice duruladım. Sol elimi kaldırdım ve bileğimi bana doğru çevirdim. İz oradaydı. Elim ayağım çekildi. Hepsi gerçek miydi? Kaçırılıp deneye maruz bırakılıp bir de damgalanmış mıydım? Buz gibi su kafamdan aşağı akarken sol el bileğime bakakaldım sessizce. 08.06.2017

KABUK DENİZ DÜNYASI “Geri zekâlı herif geri zekâlı!” kendi kendime küfretmekten başka şu an koskoca okyanusun ortasında yapabileceğim bir şey yoktu. Avazım çıktığı kadar bağırdım kendime ve çaresizliğime, şansıma. Kaç tane macera delisi balinaları sinirlendirmeyi başarmış olabilirdi ki. Teknesiyle dünyayı gezecekmiş. Bok var otur oturduğun yerde. Ne olduğunu anlamamıştı. Balinaların neden öyle tepki verdiğini de. Çünkü açık okyanusta dümdüz ilerlemekten başka yaptığım bir eylem yoktu. Aldığım bir iki darbe sonu gerçekten fizik kurallarına aykırı bir şekilde alabora olmadan kalmayı başarmıştım fakat teknemin ön tarafından eser kalmamıştı. Ne güzel daha üç ay önce 65. yaş günümü kutlamıştık. Sevgili eşimin ayarladığı o güzel sürpriz partiyle. Ama 65. yaşıma girdiğim yaz ayının haziranında bu seyahati yapmak için hazırlanıyordum. Ömür boyu spor yapmış biri olarak altmışımdan sonra sırf bu seyahat için özel bir diyet ve spor programı uyguluyordum. Son üç yıldır da diğer tüm teknik hazırlıkları hallediyordum. Ama yaptığım hazırlıklardan en zorlusu eşimi ve çocuklarımı ikna etmek olmuştu. Çocuklar gerçi anneleri kadar direnç göstermemişti ama hanım baya zorlamıştı. En son bir tartışmamızda, “Yapmazsam gözüm açık gideceğim hanım anlamıyor musun ne kadar çok istediğimi? Yanında hayallerinden vazgeçmiş bir ölü gibi mi kalayım bunu mu istiyorsun?” diye çıkışmam sonrası, “Peki madem, bu konuyu bir daha tartışmıyoruz İrfan Bey ama eğer sana bir şey olursa hakkımı helal etmem bunu da bilmiş ol!” Teknik olarak izni böyle almıştım. Bir şey olmayacağına o kadar güveniyorum ki. Hep haberlerde çıkıyorlardı. Millet yelkenli ile dünyayı dolaşıyordu. Benim özel tasarım on sekiz metrelik teknem onların yanında villasının içinde dünya turuydu. Teknenin önü içeri su almaya başlamıştı. Yapabileceğim tek şey yardım çağrısı göndermekti ama kim bilir bu çağrıyı kim ne zaman alacaktı. Suyun üstünde kalmayı başarsa bile kaç gün dayanabilecekti. Ya o vahşi deniz hayvanları. Hava da öyle açık ve güzeldi ki, böyle bir hava da bunun başıma gelmesi için büyük bir günah işlemiş olmalıydım. Kendi vicdan muhasebeme göre, kötü bir insan değildim. Elimden geldiğince herkese yardım eli uzatıyor, kimseyi üzmemek için elimden geleni yapıyordum. Holdingimin bünyesinde beş bin kişiden fazla insan istihdam ediyordu. Onlara ekmek kapısı olmuştum. Ama yok yok hanımı üzdük ya, kesin onun o hıncı taa burada bu balinaları kışkırtmış olabilir. Oğlum otuz sekiz yaşında olmuştu. Şirketin yönetim kurulu başkanlığını benden o devralmıştı. Şu güzel hava da hayallerimin tam ortasında su alan bu teknede olmak için hangi günahı işledim gerçekten bilmiyordum. Meksika’dan sonra ki durağım Çin’in güneyi olacaktı. Bak tüm ara molalarım bile planlıydı. Sonsuz mavilik içinde yalnızlığın keyfini çıkartıp tamamlanmış en büyük hayalimle Beykoz’daki evimde hayatıma devam etmeliydim. Çaresizce elimdeki telsizden sinyaller mesajlar gönderiyordum. Elimde dürbün dört bir yanda bir farklı renk, mavi dışında bir renk görmeyi umuyordum. Yüreğim deliler gibi çırpınıyordu. Can yeleği! Bir süre daha hayatta kalabilmek, suyun üstünde canımı verebilmek veya kurtulabilmek için can yeleğini giymeliydim. Hemen dolaptaki yerinden çektim aldım. Tam bir mühendislik başarısı hemen geçirdim, iplerini bağladım sıkıca. Hayata tutunurcasına bağladım iplerini. Artık teknenin önü batmaya tekne hafif hafif batışa geçmeye başlamıştı. Ne yapmalıydım. Keşke eşime çocuklarıma sevdiklerime ulaştırabileceğim son bir mesaj hakkım olsaydı. Onları ne kadar çok sevdiğimi son kez söyleyebilseydim. Eşime ne kadar aptal olduğumu söyleseydim, evet evet ona haykırsaydım ne kadar haklı olduğunu. Yolun sonuna kendi ellerimle ulaşmak için kasmanın aptallığını. Bu şekilde ölebilmek için bir de son beş yılımda özel çaba sarfetmiştim. Şaka gibi. Hayat gerçekten şaka gibi. Koskoca holding yönet, gel tek başına geber git. Elden ne gelir. Dayanabildiğim kadar suyun üstünde dayanacaktım. Sonrası kader. Bak şimdi aklıma geldi. Cesedimi bile bulamayacaklar değil mi? Vay be! Neyse artık temsili bir mezar taşı dikerler. Dualar ulaşır herhalde. İnancıma göre bu açıdan bir sorun olmamalı. Bırak Beykoz’daki evde olmayı, emekliliğe karar verdiğimin ertesi günü basıp yazlık evimize gitmeliydim hanımı alıp. Zaten çocuklar artık kendi hayatlarını yaşıyorlardı. O deniz manzaralı güzel balkonumuzda, sürekli mangal yapmalıydım. Okyanusta teknem batıyor, ölmek üzereyim ama aklıma gelen mangal sonrası inanılmaz ağzım sulanıyor. Cehennem de yersin bol bol diyor içimden bir ses. Bol kızarmışından. Tekne iyice açı almıştı. Demire tutundum. Ne yapmalıydım. Atlamazsam beni de dibe çekebileceğine karar verdim ve kendimi sonsuz okyanusun kucağına attım. Can yeleği inanılmaz bir şeydi. Beni direkt suyun yüzeyine çıkarmıştı ve suyun yüzeyinde de tutuyordu. Hey gidi İrfan Bey, boğulup gitmene az kaldı, var mı son bir isteğin arzun? Düşüncelerim öyle dalgalıydı ki, okyanusun arada beni korkutan o dalgalar bunların yanında hiçbir şeydi. Çocukluğumda bakkaldan bir şey alabilmek için rahmetli babamdan bin bir zorlukla izin aldığımız günlerden, çocuklarımın son model araçlardan istediklerine binmesine uzanan bir yolculuk. Pişmanlıklar, üzüntüler, keşkeler, mutluluklar, coşkular, sevinç gözyaşları, üzüntü gözyaşları. İlk defa ilk çocuğumu elime aldığımda ağlamıştım. Ne çocukluğum ne gençliğim hiç ağladığımı hatırlamazdım. Ama Dilara’yı kucağıma verdiklerinde önlenemez bir şekilde gözümden yaşlar dökülmeye başlamıştı. Hatta girdiğim ruh haline kendim de öylesine şaşırmıştım ki, çocuğum da elimde, ne yapmam gerektiğini bilememiş elim ayağıma dolaşmıştı. Su çok soğuktu. Atladıktan kısa bir vakit sonra tekne tümüyle batmıştı. Sahne koskoca Büyük Okyanus ve Merzifonlu İrfan’a kalmıştı. Aferin oğlum İrfan. Soğuğun etkiyi azaltmak için rastgele bir yönde yüzmeye çalıştı. Ama bir etkisi yoktu. Tam tersi suyun soğukluğundan eli ve ayakları uyuşmaya başlamıştı. Bilinçli kalmalıydı ama ne kadar süre kalabilecekti ki. Aradan saatler geçti ve işte havada kararıyordu. Tam bir korku filmiydi. Soğuğun etkisiyle daha ne kadar uyanık kalabilirdim ki. Eninde sonunda uyumam gerekiyordu. Kendimi ne ara kaybettim bilmiyorum ama hava tam kararmamıştı bile. Uyandığımda boğuluyorum sandım. Sanmam aslında çok gerçekçiydi çünkü suyun dibinde bir yerdeydim. Dipteydim. Kafamı kaldırdığımda bilmediğim kadar metre yukarı da gökyüzünden suya giren ışıkların kırılmalarını, güneşi görebiliyordum. İnanılır gibi değil ama suyun dibini boylamıştım. Boğulmuyordum ve hayattaydım. Uykudan suyun dibinde uyanmıştım. Ortalık bulanık değildi, hafif bulanıktı ya da. Taşsı bir zeminde uyanmıştım. Can yeleğim yoktu. Ama diğer kıyafetlerim üzerimdeydi. Etrafta acaip acaip su dibi bitkileri salınıyor, enteresan balıklar çevremde dolaşıyordu ama hepsi kendi yolundaydı. O da ne bir balina geçiyordu uzaktan. Diğer tarafta iki köpek balığı. Noldu bana Allah’ım noldu bana?! Ağzımı açtığımda su yutmadığımı farkettim. Bildiğin konuşabiliyordum. “Neredeyim bennnn? Lanet olsun bu ne böyle?!” bağırmıştım, su yutmadan bağırabilmek çok saçma gelse de yapabilmiştim. Belki de yüz küsur metrede basınç yemeden nasıl hayatta kaldığım daha büyük soru işaretiydi ama belki de ölmüştüm. Öbür dünya tüm tanımlamalardan biraz daha farklıymış sadece. Demek ki cennet ya da cehennem burasıydı. Kesin cehennem böyle bir şeydi o zaman, yavaş yavaş boğulurken yanmaktan beter acı çekecektim. Ama şöyle bir doğrulup etrafıma baktığımda manzara, benim gibi sıradan biri için ürkütücü olsa da bir yandan da çok farklı çok güzeldi. Belki de cennete geldim. Ya da yok yok o karar verilene kadar burada bekleyecektim. Evet en mantıklısı buydu, hakkımdaki karar verilene kadar bekleyeceğim yer burasıydı. Tam ayağa kalktım ki, suyun dibinde yüz metreden duyulabilen bir çığlık attığıma eminim. Neredeyse benim boylarımda iki deniz atı, ellerinde birer mızrak karşımda bitmişlerdi. İnce uzun burunlarının ucunda ufacık ağızları vardı bunların. “Bizimle geliyorsun.” “Ha siktir siz konuşuyorsunuz.” “Bizi takip et.” Kendi doğal habitatlarda süzülmeye başlayan iki deniz atı onları takip etmemi istiyordu. Aman Allah’ım yardım et! İyice kafayı yedim! Sana nerelerden dua ediyorum böyle! Kesin kafayı yedim değil mi? Aradan birkaç saniye geçmesine rağmen daha hareket etmediğimi gören deniz atlarından biri, mızrağıyla çabuk olmamı işaret etti. İşaret çok netti. Kalktım. Yürümeye çalışmak saçmaydı, istemsizce yüzmeye başladım arkalarından. Önce daha derine inen, sanki bulunduğumuz yer az korkunçmuş gibi, dibin dibine inen bir koca delikten girdik. Acayip acayip hayvanların yanından geçiyorduk ama sanki ben buranın doğal bir objesiymişim gibi dönüp kimse bakmıyordu. Arada benim gibi insanlar ziyarete mi geliyordu ki bu alışkanlık nereden geliyordu ki böyle? İki deniz atı kayalıkların, büyük büyük otların arasından benim mahallemde yürüdüğümden daha rahat bir halde ilerliyorlardı. Birazdan batık bir geminin güvertesine gelmiştik. Güvertede parlak bir zırha sahip bir köpekbalığını görünce altıma yapmış olmalıyım ama sanırım mekan zaten ıslak olduğu için farkedilmedi. Bu beyaz bir köpekbalığıydı, resmen ayakta duruyormuş gibi duruyordu. Yüzgeçlerinden biriyle de bir trident tutuyordu. “Ne işin var burada dünyalı?” “Ha siktir sizin hepiniz konuşuyorsunuz.” Köpek balığının iki yanında duran afedersiniz ama iğrenç gözüken iki ahtapot, istenen cevabı vermediğimi görünce uzuvlarında tuttukları çeşitli silahları bana doğrultarak gerekli uyarıyı yapmışlar, bende gerekli uyarıyı almıştım. “Şu an olmak istemediğim bir yerdeyim. Teknemle dünya turuna çıkmıştım, ne olduğunu anlamadan balinaların saldırısına uğradım.” “Duyduk onu.” “Neden saldırdılar anlamadım.” “Biz sana söyleyelim. Okyanusu kirletiyormuşsun.” “Nasıl yani?” “Teknenden atılan çöplerden biri balinaların yavrusuna isabet etmiş üstelik.” Şimdi tekneden çöp atarak okyanusu kirletmeyen biri olarak uğradığım iftiraya mı yansam, hadi bir şey oldu belki ama onun gidip balinaya isabet edebilmesine mi yansam bilemedim. Direkt savunma makamına büründüm. “Ben hiçbir şey atmadım tekneden. Asla da kirletmem okyanusu.” Ahtapotlardan biri uzuvlarından bana ait olması muhtemel konserve kutuları gösterdi. “Bunların sana ait olmadığını mı iddaa ediyorsun.” Bu dün güvertede yiyip, güvertenin çöpüne attığım konservelerdiii, şimdi düştü jetonum işte. “Ha siktirrr. Şimdi anladım. Dün ben bunları güverte de yedim. Sonrada güvertede bulunan ufak çöpe attım. Sonra aradan birkaç saat geçtikten sonra birkaç dev dalganın bana çarpmasıyla alabora tehlikesi atlattım. Bu çöp kutusunun havalandığını ve içinden bazı şeylerin okyanusa uçtuğunu gördüm. Şimdi anlam kazandı tüm olanlar.” “Bunu bilerek yapmadığını mı iddaa ediyorsun?” “Kesinlikle.” “Nasıl kanıtlayacaksın bunu?” “Nasıl mı kanıtlayacağım. Asıl siz nasıl kanıtlayacaksınız. Suçu ispat edilene kadar herkes suçsuzdur hukuğun temelinde.” Allah’ım bu ne böyle. Bir köpekbalığı ile hak hukuk tartışıyorum. “Bizde bunun tersi işler.” “Benim kendimi mi temiz çıkarmam lazım. Bu ne saçma şey böyle. Şimdi siz de kamera kaydı da yoktur. O an olanları nasıl gösterebilirim ki size? Ahh buldum. Bu balinalara adam aman pardon balık gönder ve sor yaklaşık birkaç saat önce ilgili bölgede dev dalgalar oluştu mu oluşmadı mı? Bundan başka da aklıma bir şey gelmiyor.” Köpekbalığı bir kafa işareti yaptı. Ahtapotların arkasından başka daha küçük bir deniz atı fırladı ve suyun sonsuzluğunda kayboldu. “Oturtun bekleyeceğiz.” Dedi köpekbalığı. İki yanımdaki deniz atları, bana yosundan arındırılmış bir kaya gösterdi. Suyun içinde oturmak ve tüm bunlar bana saçma gelse de oluyorlardı işte. Acaba dondum rüya mı görüyorum. Birden kendimi geldiğimde teknemde güverte de yerde ve kuruydum. Demek her şey aptal bir rüyaydı. Derken doğrulmak için önümdeki bir çıkıntıdan kuvvet alırken, yer de deniz uçtuğuna emin olduğum çöpleri gördüm. Ha siktir hepsi gerçek miydi? Birden kanım çekilde tekrar olduğum yere çöktüm kaldım. 07.08.2019

YALNIZLIK Tor, atını dört nala düşmana doğru sürüyordu. Görebildiği dağın eteği idi sadece. Her yer yeraltı kralı olarak bilinen Kral Lovra'nın siyah üstüne cehennem köpeği olarak bilinen üç başlı köpek işlemeli flamalarını taşıyan piyadelerle doluydu. Bu düşmanın görünen kısmıydı. Süvarileri yok muydu? Neyine güveniyorlardı ki? Dağı taşı dolduran sayısız piyadeye mi? Peki savaş makineleri, onlarda mı yoktu? Artık bunu düşünmenin bir anlamı yoktu ki. Atmosfer zaten ölüm kokuyordu. İlk çarpışmanın gerçekleşmesine yaklaşık 200 metre mesafe vardı. Ölümün kokusu giderek daha keskinleşiyordu. İşte ilk çarpışma gerçekleşti. On binlerin çarpışması. Birden yer gök parçalanan miğferlerin, kırılan kemiklerin sesleri ile yankılanmaya başladı. On binlerin içinde ete giren çelik çığlık atıyordu. Tor iki kılıcını çekmiş, atıyla düşman hattını yararken, uçurabildiği kadar kafa uçuruyordu. Bu kadar acımasız insan öldüren biri haline nasıl düştüğü hakkında bir fikri bile yoktu artık. Başkent saldırıya uğradığında on yaşına yeni girmişti. Her şey çok ani olmuştu. Çığlıkları duyduğunda yatağından fırlayıp anne ve babasının yanına koşmuş fakat iki askerin anne ve babasını yattıkları yerde katlettiklerini görünce içgüdüsel olarak donup kalmıştı. Askerler küçük Tor'u görmeden kaçıp ahıra saklanmayı başarmıştı. Yüreği alev alev yanıyordu fakat ağlayamıyordu. Ağlayıp rahatlayamıyordu. Babası "Ağlamak zayıflara mahsustur" derdi her zaman. Onu gücendirmenin hiçte sırası değildi. Sabaha baskın püskürtülmüş, muhbirlerin ve düşman askerlerinin hepsi meydanda asılmıştı. Suikastte hedef Kral’dı fakat komutanına kadar ulaşabilmişlerdi. Kral, Tor'u kendi bakımı altına almıştı. Fakat yüreği acıdan yanarken öfkeden de taş kesmişti. Kimseyle konuşmuyordu. Üstüne titreyen herkese rağmen hayatında bir tek kendi vardı artık, bunu biliyordu ve o yaşından beri kabullendiği artık buydu. Tüm bu çarpışmanın içinde yağan taş yığınını gördü. Dağ sanki öfkesini kusuyordu. Dağın görünmeyen yüzeyine yerleştirilmişlerdi. Bu bir tuzak değildi. Tahmin etmesi gerekiyordu, tamamen kendi aptallıklarıydı. Şimdi bu savaşı kazanmanın tek bir yolu kalmıştı. Zirveye kurulmuş komuta çadırına kadar hattı yarmak, düşmanın tüm başlarını yok etmek ve destek süvari bölüğü gelmeden cehennem köpeklerine olabilecek en büyük darbeyi indirmek. Birden o anı hatırladı. Babasının kalbine kılıcı saplayan askerin pelerinine işlenmiş cehennem köpeğini. O an adrenalinin tüm vücudunu yenilediğini fark etti. Öfkeden kan tekrar beynine vurmuştu. O dehşet verici günden beri sesini doğru dürüst duymayan ama savaş alanındaki hünerlerini hayranlıkla seyreden askerler, Tor'un "LOVRAAAA..!!!!" çığlığı ile anlık bir şok yaşadı, bu bağıran Tor'du! Hepsi irkilmiş, kan damarlarına tekrar hücum etmişti, bu sefer büyük bir heyecan ile. Bir anlık bakışlarında Tor'un kalkan kılıcının gösterdiği hedefi gördüler. Komuta çadırı! Hep bir ağızdan "LOVRAAAA..!!!!" naraları ile ileri atıldılar. Bu kararlı ilerleyiş Kral Lovra'yı kaçmaya zorlarken, Tor'un sırtına yaklaşık 50 metreden sapladığı hançer ile son buldu. Tüm komuta kademesinin kelleleri mızrakların ucundaydı artık. Tor tam bu anda, destek süvarilerinin üflediği savaş borusunu duydu. Her şey buraya kadardı. Fakat bir an durdu. Her şey buraya kadar mıydı gerçekten? Lovra'nın ölümüyle sadece öfkesi biraz olsun dinmişti. Hayır bu dinen öfkesi değil, intikam duygusuydu. Öfkesi hayataydı, kadereydi bunu fark etti. İçindeki yalnızlık değişmemişti ki. Bu zafer sevdiklerini geri getirmeyecekti ki. Şu an içini bomboş hissediyordu. Etrafındaki tüm kargaşaya rağmen ne bir şey duyuyor ne de görüyordu, sadece bitmeyen yalnızlığı ve kendisi vardı. 17 AĞUSTOS 2012 CUMA

İLK BULAN KAZANIR Uzun bir gün olmuştu. Artık ayaklarını bile hissetmiyordu. Bahçesinin kapısına yaklaştığında yavaşladı, otomatik anahtar ile kapıyı açtı. Bu saatte Recep Efendiyi uyandırmanın bir manası yoktu. Zaten bu saatlere kadar beklememesini kendisi istemişti. Ama üç adet Çoban cinsi köpek tabi ki sahiplerinin sesini duyunca yerlerinde durabilirler mi? Hayır. Sarı dev, Koca Pati ve Asık Surat. Birbirinden iri üç koca dost. Araçtan indiği gibi kollarını açtı ve dostlarının sevgi gösterini kabul etti. Tüm yorgunluğuna rağmen uyuyamazdı, yorgunluğuna iyi gelecek soğuk bir duş aldı. Ardından mutfağa geçti ve koca bir bardak sallama çay yaptı. Sıcak suya iki adet poşet saldı, biraz deme ihtiyacı vardı. Teşkilattan ayrılalı beş yıl olmuştu. 2013 yılının Mayıs ayıydı. İlk yılı her zaman hayal ettiği gibi çok sevdiği Sarımsaklı Beldesinin merkezinde bulunan yazlığında geçirmişti. Daha sonra bir dünya turu yapmaya karar vermiş, sırtında temel ihtiyaç çantası ile Japonya'dan Rusya'ya, Malezya'dan Arjantin'e, Amerika, Avrupa deken 1 yıl gezmişti. Görevi dolayısı ile Anadolu'nun her karış toprağını gezme ve görme fırsatı olmuştu. Zaten çalışma hayatı boyunca her yıl Anadolu'da bilmediği bir yere mutlaka gitmeyi ve yeniden keşfetmeyi alışkanlık haline getirmişti. Bu mini dünya turu tüm fiziki yorgunluğa rağmen değmişti, günün problemleriyle uğraşmaktan diğer kültürleri tanımanın güzelliğinden keşfedemeden kopmuş ve hayat onu bu zevkten mahrum etmişti. Artık hayatını rutin moda sokarak kalan yıllarını yaşayacaktı. Kışları Eskişehir'de ki evine gidiyor, Nisan Mayıs gibi yazlığa gelerek en az Kasım'a kadar Sarımsaklı'da kalıyordu. 26 Ağustos 2018 Pazar sabahı 1+1 yazlığının en az kendisi kadar büyük balkonunda denize karşı kahvesini yudumluyordu. İlk sayfa her zaman ki alışılagelmiş siyasi çekişmelerin kağıda yansımaları ile doluydu. 2. ve 3. sayfa ise ülkede eksik olmayan taciz, tecavüz ve cinayet vb. haberler ile doluydu. O sabah onlara bakmayacaktı, direkt ekonomi sayfalarına geçmeye karar vermişti. Tam sayfaları geçiyordu ki, 2. sayfanın sol üstteki manşeti ve fotoğrafı gözüne takılmıştı. Gözleri fal taşı gibi açılmış, avuçları terlemeye, kalp atışları hızlanmaya başlamıştı. Manşet; "Kesik Bilek Lakaplı Yeraltı Dünyası Lideri N.A. Hapishane'den Kaçtı!". Fotoğrafta da yakalandığında konduğu polis arabasının camının arkasından nefret dolu bakışları. 1998 yılının bir kış günü, yeraltı dünyasının lideri N.A. hakkında aldıkları bir ihbar ile yola çıkmışlardı. Eskişehir'in kenar mahallelerinin birinde çift katlı bir eve yapılan baskında çatışma çıkmış, devam eden koşturmaca da N.A. ile yumruk yumruğa kavga eder bulmuştu kendini. N.A.'nın çektiği kelebeğe belinden eksik etmediği komando bıçağı ile cevap vermiş. Bu da N.A.'nın sol el bileğine sebep olmuştu. O gün kurtulsa da o bilek köküyle daha fazla kaçamamış, 2 gün sonra yakalanmıştı. Tutuklanırken bizzat kendisi polis arabasına bindirip teslim etmişti fakat söylediği o söz kulaklarında beyninde çınlıyordu; "Çıktığımda bu bileğime karşı kelleni uçuracağım." Elinde çayı ile salonda yere oturdu. İçerdeki dostlarından aldığı N.A'nın dosyasına önüne serdi. Şimdi hayatına tekrar bir amaç girmişti, kural belliydi, ilk bulan kazanacaktı. 21 TEMMUZ 2013 PAZAR

İNTİKAM “Görmüyor musun adam ölüyor?!!” Soir elindeki hançeri yerde can çekişen gümüş pelerinlinin göğsüne sağladığında, Troa artık emin olmuştu, bu yolun dönüşü yoktu. “Hiç buraya gelmeyecektik, senin yüzünden, hırsın kinin yüzünden ikimizde öleceğiz.” Hançer zevk edaları içindeki bir dansçı gibi göğüsün derinlerine inmişti. Göğüs zırhı bir hiçti. Bir zamanlar, başkentin güvenliğinden sorumlu Gümüş Pelerinlilerden olan Soir, aksini ispatlayamadığı bir suç yüzünden görevinden uzaklaştırılmış, en güzel yirmi yılını Ejderha Kalesi Zindanlarında geçirmek zorunda kalmıştı. “Onun ölümü benim elimden olmadan huzuru bulamayacağım Troa.” Hırsından dolayı burnundan soluyordu. “Sen istersen yol yakınken dönebilirsin, bunda yanlış anlayabileceğim hiçbir şey yok. Şehirde her yeri gümüş insanlardan kaplasalar, ecellerinden kaçamayacaklar.” Soir bunları söylerken kaleye girmişlerdi. Kelimeler kifayetsizdi anlamsızdı, ne söylese duvardan sekip geri dönecekti. Tek yapabileceği, sonunda bir şekilde sağ salim buradan kaçıp gitmek için dua etmekti. Soir’i takip etmeye devam etti. Soir, yaklaşık 30 yıl önce Gümüş Pelerinliler birliğine yeni katılmıştı, çocukluğundan beri hayalini kurduğu birliğe, eğitimindeki başarısınında yardımıyla On sekiz yaş törenleri ile katılmayı başarmıştı. Daha ilk yılını doldurmamıştı görevinde. Gece devriyesi sırasında, bir kızın çığlığını duymuşlardı. Koşarak sesin geldiği eve girdiklerinde, bir erkeğin çıplak vücudunun ter içindeki görüntüsünün şoku içinde, gözyaşları içindeki kızın o çaresiz sesi kulaklarında çınladı, “lütfen yardım edin.” Kılıçlarına davrandıklarında, devriye arkadaşı Rivaira ağzından kanlar akarak yere yığıldı. Ve o kılıç işte boğazındaydı. O iğrenç nefes kulaklarındaydı. Ses; “Tanıdın mı beni? Ben Alvis.” Alvis! Konsey başkanının oğlu. Sıradan bir asker için yıkılamaz duvar. “Arkadaşın gibi can vermek istemiyorsan beni iyi dinle. Şu yataktaki çıtırı görüyor musun? Onu sen becerdin! Ve arkadaşını da seni engellemek isterken sen öldürdün.” Çaresiz kalan Soir, kafasını sallamak zorunda kalmıştı. “Sende anladın mı?!” Tükürükler saçarak genç kıza bağırmıştı, genç kızın kafa sallayıp onaylamaktan başka çaresi yoktu. Bugün ise konsey başkanlığına yükselen Alvis, sadece 5 kat yukarıdaydı şu an da. Taş merdivenlerden çıkmak yerine, hizmetlilerin kullandığı yol ve merdivenlerden kolayca odaya ulaştılar. Hançer işte Alvis’in boynundaydı. Boynuna dayanan soğuk çeliğin ürpertisi ile irkilen Alvis’in gözleri faltaşı gibi açılmıştı. “Tanıdın mı beni? Ben Soir.” Yalvarmasına vakit bırakmadan kafasını bedeninden ayırmıştı. Bir an oda bir çığlıkla inledi. Yan taraftan, üzerinde çok ince bir ipek olan bir kız vardı. Herşey bir an da gelişti. Odaya dalan muhafızlar ile mücadele de savunmasız yakalanmışlardı. “Kaç Troa!” dedi Soir. Ama çok geç kalmıştı, buraya hiç getirmemesi gereken yoldaşı yerde kanlar içinde yatıyordu. Bunu farkettiğinde yüzü gözyaşı ve kanla bulanmış bir halde tek dostunun üzerine yığılmıştı artık. 21 NİSAN 2012 CUMARTESİ

ZAFERE İNAN Batı kanadında tüm orman yanıyordu. Köprü düşmüştü. Sabah şafağında yağan oklar, mancınıklarından kurtulmanın özgürlüğü ile şehri yıkmaya uçan kayalar gökyüzünü kapkara bir gece moduna bir anlığına geçiriyor ve yerini çığlıklar, çığlıklar ve çığlıklar alıyordu. Ön surlardaki okçular köprünün düşmesi ile beraber, orta sura çekilmişlerdi. Ön kapının onları uzun süre koruyamayacağını biliyorlardı. Orta surda hepsi siperlerindeki yerlerini alıp savaşa geri döndüler. Sadaklar boşalıyor, boşaldıkça tekrar dolduruluyordu. Son oku atana kadar savaşmaya devam edeceklerdi. Hayır! İnsanlığın son büyük yerleşimi olan bu kale, bu şekilde iblislere yenik düşemezdi. Neden kimse çağrılarına yanıt vermemişti. Derin Orman Elfleri, Kara Elf Diyarı… Hadi bu son nokta da bile onları anlayışla karşılayabilirdi neredeyse, birbirleri arasındaki savaş Karu Orkları, Cehennem Köpekleri, Vagner Ogreleri, Satto Kamçılılarından oluşan bir ordunun insanlığı yok etmesinden daha önemli olabilirdi onlar için. Peki ama yıllardır her türlü cömertliği, dostluğu paylaştıkları Demirsoy Cüceleri neredeydi? Yüzyıl savaşlarında omuz omuza dövüşmemişler miydi? Ebedi dostluğun andı çok daha öncesine dayanmıyor muydu? Ne düşeneceğini şaşırdığını fark etti. Demirsoyların sessizliği de neyin ifadesi idi? Acaba çağrıları mı ulaşmamıştı ama bu imkansızdı, adamı geri dönmeyi başarmıştı. Komutan yardımcısı olarak böyle düşüncelere dalmaya hakkı yoktu. Ordu da kral ve komutandan sonra gelen adamdı. Bir nevi iki numaraydı. Tüm konsantresini bu savunmaya vermeliydi. Şafağa kadar dayanırlarsa bu iblislere karşı bir şansları olabilirdi. “Aaghh!” duyduğu feryat çok tanıdık bir sese aitti. Dönmesi ile beyninden vurulmula dönmesi bir oldu. Komutan Aora boynundan bir ok yemişti. Aora devrilecekken Kroa yetişti ve kontrollü şekilde komutanın yere uzanmasını yardım etti, ama kucağından bırakmadı komutanını. Yapacak bir şey yoktu biliyordu fakat kendini “Sedyecilerrr!” diye feryat ederken buldu. “Çabuk olun! Birşeyler yapın!” Nafileydi tüm çabalar. Aora ağız dolusu kan tükürüyordu. Kroa, komutanının bir şeyler söylemek için çırpındığını fark etti. Kulağının iyice ona yaklaştırdı. Komutanının her nefes almaya çalışmasında tükürdüğü kanlar kulağına kaçıyor duymasını iyice zorlaştırıyordu. “Za….Za…”, “Dayanın!” diye yalvardı Kroa, Aora zorluyordu. Kroa, hayatın bir insanın en son söylemek isteyeceği kelimelere bile izin vermeyecek kadar gaddar olmaması için dua ediyor, yalvarıyordu. “Zafer..” dedi Aora, varolan tüm metabolizması son kelimelerini dile dökebilmesi için savaşıyordu. “Zafere…” Kroa yıllarca omuz omuza dövüşütüğü komutanı için gözyaşlarına hakim olamıyordu, bir yandan gözyaşları aralıksız süzülürken, bir yandan da yerde kucakladığı komutanına “Dayan!” diye yalvarmaya devam ediyordu. “Zafere inan!..” Aora son savaştığı kelimelerini söyledi ve tüm mücadeleyi bıraktı. “Zafere inan!” kafasında artık sürekli bu cümle dönüyordu Kroa’nın. Daha motive edici, daha güç verici bir şey olamazdı şu anda. Aora, Aora ile Komutan Aora arasındaki farkı, göç etmeden bir salise önce tekrar göstermiş ve hatta son mücadelesini de bunun için vermişti. O iyi bir komutandı. Kroa’nın beyni ve vücudu inanılmaz bir motivasyon ve enerji dolmuştu. Kılıcını tekrar çekti. Etrafındaki kaosa bir daha baktı. “Zafere inan!” ! İçi umut dolmuştu. “Zafere inan!” Evet inanıyordu. Kralın ve sığınaklara kaçmış tüm kadınların, yaşlıların, çocukların hayatı onun ellerindeydi ve inanıyordu, belki de herkeste eksik olan ve şu an ihtiyaçları olan bu inanç değil miydi?! Sağol Aora! İlk olarak orta surda savunmayı güçlendirip, ilerlemeyi durdurmaları gerekiyordu. “Mancınıklar!” diye bağırdı. “Köprü tarafına hepiniz!”, “Ateşi kesmek yok!” . “Okçular! Merdivenler!”. Koşturan bir manga kadar piyadeye, “Hey siz! Kapıyı güçlendirin hemen!”. Şafağa biraz daha süre vardı ama bu cehennem kökenli yaratıklara karşı gün ışığının sağlayacağı avantaj konusunda adı gibi emindi. Derken, o sesi duydu! Ne sesi, sesler! Borazanlar davullar! Neler oluyordu, daha iyi görebilmek için kendini surun dibine attı. Bir anlık şaşkınlık tüm savaş sahasını hakim aldı. Ve gördü. Doğu kanadından kurak dağlardan, sel gibi akan karaltıları gördü! O, en zifiri karanlıkta bile yol gösteren beyaz üstüne balyoz işlemeli flamayı gördü. “Demirsoy Cüceleri!!” dedi kendi kendine. “Demirsoy Cüceleri!” diye bağırdı tüm gücüyle, “ Zafere inanın beyler! Bunlar Demirsoy Cüceleri!” 29 EKİM 2012 PAZARTESİ

HER ŞEYİN BAŞLANGICI Her şey bir gözleme ile başlamıştı. Hala kendi kendime soruyorum, her şey nasıl bir gözleme ile başlayabilir? Sahilde oturmuş, kah güneşleniyor, kah bir şeyler okuyor, kah sağa dönüyor uzanıyor, kah sola dönüyor uzanıyor, kah yüz üstü yatmaktan rahatsız oluyor tekrar sırt üstü yatıyor ama o anın keyfini çıkarmak için elimden geleni yapıyordum. Gene böyle huzursuzmuş gibi bir sağa bir sola döndüğüm anlardan birinde midemden o uyarıcı sinyali aldım. Aslında sulu ve yağlı bir et parçası olan beynim, şezlong üzerindeyken sürekli kendi gibi yağlı olan göbeğime atıfta bulunan düşüncelerini piyasaya sürüyor, canımı sıkmaya çalışıyordu. Bense ona hükmederek bu can sıkıntısının önüne geçmek için ondan inadına keyif alıyordum. Aslında bekar olarak devam eden hayatımdan memnundum. Ya da değildim. Bilmiyorum kendimi kandırıyor olabilirim. Yaklaşık otuz sekiz yaşına gelmiştim. Kiloluydum. Halen bilgisayar oyunlarından keyif alıyordum. Bence evli ve seksen yaşında da olsam keyif almaya devam edeceğim. Bütün dedeler orduları toplayıp başka dedelere falan dalarız herhalde. Haftanın beş günü sabah altıda kalkıp hazırlanmak zorunda olduğum, akşam yedide eve girebildiğim bir işim vardı. Benden yaşça küçük birçok kişi terfi almasına rağmen, hacim olarak aslında herkesin gözüne girebilmeme rağmen, demek ki tam olarak girememiştim. Ben terfi alamamıştım. Belki de kilo sebebiyle hareket kabiliyetimin düşük olduğunu sanıyor olabilirler diyeceğim ama iyi de biz masa başı iş yapıyoruz diye kendi kendime kavga ederek neden terfi almadığımı da açıklamaya da çalışıyordum. Masa başı iş yapıyor da olsanız, bir şekilde masa başında kalmayanların yükselebildiği bir sistem de debelenip duruyor diye düşünmüyor değilim. Hani şu sigara içen tayfa var ya, dünyayı bile bunlar yönetiyor bence. Neyse ne. Kural böyleyse kuralına göre oynayıp sigaraya ve yalakalığa mı başlamalıyım yoksa sistemle kavga edip hayatımı çürüten anlamsız bu sürüklenişe devam mı etmeliyim bilmiyorum. Belki de başka bir yolu vardır. Ama hain hayat o başka yolu kolay yoldan karşınıza hemen çıkarmaz ki, tabi o da varsa. Hikayemi çokta dağıtmadan sizlere her detayı vermek istiyorum ama o zamanda konu çok dağılıyor. Ne yapsam bilemedim. Devam edeyim bakalım toparlayarak size sizi sıkmadan kendi değişimimi anlatabilecek miyim? Gözleme. Evet gözleme ile başladı her şey. Tüm uyanış o zamana kadar kendimden başkası için çok bir endişe ettiğimi sanmıyorum. Anne ve babam emekliler. Sivas’taki köyümüze yerleştiler emeklilik sonrası. Çok sık görüşemiyoruz. Haftada birkaç kere telefonda. İki ablam var. Evli ve çocuklular. Biriyle aynı şehirde olsam da sadece kağıt üstü bir bağa sahip gibiyiz. Ama onlar bilmese de şu hayatta sadece ara sıra onların sağlıkları için endişe ederim. Çok fazla bir arkadaşım da yok. İnsanlarla kolay diyaloğa giremem. Alışkanlık mı yoksa asosyallik mi güzellik mi dersiniz bilmem ama en çok görüştüğüm kişiler üniversitedeki arkadaşlarım. Hala iki haftada birbirinin evinde alkol refakatinde batak partisi veririz. Kırkımızı geride bırakınca başka oyuna geçmenin hesaplarını yapıyoruz. Nedendir bilmem hamur işlerine bayılırım. O mideme bir taş oturmuş hissi yaratana kadar yemek benim için zevktir. Şöyle bir düşünüyorum da yemeyi sevmediğim bir hamur işi bulamadım. Bunların arasında da gözlemeyi sahilde tüketmek benim için ayrı bir zevkti. Peynirli ama lor değil, yağlı beyaz peynirli gözleme ile ayranı sahilde tüketmeye bayılıyorum. Millet patates bira sever, ben böyleyim. Ben bira patates film izlerken evde daha çok seviyorum. Yazlığımıza yakın denize girilebilecek yerler arasında, Huzur Beach isimli bir yere geliyordum hep. Soranlara oranın denizi güzel desem de, gözlemeyi yağlı beyaz peynirle yapan bir burası vardı ve evet ben bu yüzden hep buradaydım. Ama şu isim olayı hep kanıma dokunuyor. Huzur Beach nedir ya? Size bir şey diyim mi burası on yıl önce size şezlong kiralama imkanı veren Huzur Çay Bahçesi idi. Huzur Beach ne amına koyayım diye ismi değiştiğinden beri her gün aklımdan geçende budur. Sahibine dedim, yılların samimiyetine dayanarak, “Bu ne olum, değiştirsenize ismini, en azından Türkçe başka bir şey bul.” “Yok abi yapmam.” Dedi. “Neden?” “Abi bilmiyorum ama bir ismi koydum koyalı mekanım hiç boş kalmadı.” Düşündüm, bu durumda böyle özenti isim koyan mı suçlu yoksa bu özentilik illetinden kendini kurtaramayan halk mı? E tabi şimdi kendi konumunu Huzur Çay Bahçesi’nde diye etiketleyecek, hayır tabi ki Huzur Beach’te! Bravo eziklendiniz. Neyse gene gözlememi sipariş ettim. Bizim Mahmut var garson, yıllardır aynı çocuk sağolsun neyi ne zaman istediğimi biliyor. Nasıl istediğimi biliyor ona göre serviste bulunuyor.

Sebep 1. Bölüm – 16.04.2020 Sokağa çıktığımda her yer zifiri karanlıktı. "Ben mi kör oldum?! " diye düşünmeden edemeyeceğiniz bir karanlık. Bütün mahallede elektrikler gitmişti. Saat gecenin üçüydü. Ay'ın kendine hayrı yoktu, görmek için kendinizi zorlarsanız görebiliyordunuz. Arabaların sanki balık istifi gibi park edildiği sokakta arabamı zar zor buldum. Kapıyı açtım. Kendimi bir çuval yığını gibi koltuğa bıraktım. Bütün aksiliklerin üst üste geldiği bu gece de Mert'in beni çığlık çığlığa araması sırasında şarjım da bitmişti. Ama beni çağırdığı adresi duyabildiğim için şarj etmek için falan uğraşmamış üstüme ne geçirebildiysem geçirip bir saniyede kendimi dışarı atmıştım. Arabayı çalıştırdığımda farlar sanki dünyama güneş gibi doğdu. Park yerinden çıkarken önümdeki ve arkamdaki arabaya vurarak çıktım sanırım. Gelen sesler o yöndeydi en azından. Ama umurumda değildi. Mert'e yetişmem lazımdı. Daracık sokakta gazı kökledim. Sebep 2. Bölüm – 17.04.2020 Sinir bütün vücudumu ele geçirmişti. Direksiyonu sıkarken kırabilirdim. “Mert dayan oğlum.” Mert yıllardır beraber çalıştığım komiser yardımcımdı. İyi çocuktu. Bu meslek için onu eleştirmeme sebep olacak derecede merhametli ve empatik bir adamdı. Suça veya suçluya karşı empatik olamazdınız. Ben bunu hiçbir zaman kabul etmedim. Ama o her zaman suçluya suça teşvik eden etkenlerle daha fazla ilgili olmuştu. Sanırım aramızdaki en büyük fark buydu. Benim kitabımda suçun tarifi kanunlarla anlatıldığı neyse odur. Kurala uymayan suçludur, birinin canını kasten yakan suçludur, başkasının hakkına giren suçludur, adam öldüren suçludur, işkence eden suçludur! “Mert!” Zaten dibe dayalı gaz pedalına biraz daha asıldım. Eğer bir faydası olduysa. Dediğim gibi Mert benden farklıydı ama Mert şu hayatta duruşuyla da dikkatimi çekmiş, sevgimi kazanmış farklı bir insandı. Halbuki Yusuf sen değil miydin kalbimi ne olursa olsun herkese kapatan? Sebep 3. Bölüm – 18.04.2020 Yıl 1984, mevsimlerden bahardı. Ne olduysa o zaman oldu. Taşa çevirdiler beni, kalbimi. Eşimi, her şeyimi arabama yapılan saldırı da kaybettim. O gün nasıl oldu da ben kurtuldum! “Allah’ım neden o gün ben kurtuldum?! Neden?!” Ulaşabildiğim her delilden, her kanıttan intikamı mı aldım, hiçbir zaman biri üstlenmedi o kahpe saldırıyı ama ben ulaşabildiğim her detayda intikamı mı almaya çalıştım. Ama sanırım hiçbir zaman alamadım da o intikamı. Yüreğim hiçbir zaman soğumadı. Halen taş gibi. Kimseye o günden sonra değer vermedim. Bana değer vereni benden uzaklaştırdım. Kaldı ki bu çocuk benim ekibe katılana kadar. Bir oğlum olsa onun gibi olsun isterdim sanırım. O kalbimdeki taşta çatlak oluşmasına sebep olanda bunu fark etmem oldu. “Çok az kaldı Mert çok az. Sık dişi aslanım geldim!” Sebep 4. Bölüm – 19.04.2020 Şekerpınar kavşaktan yukarı doğru dönen yola kırdım. Işık mışık umurumda değildi. Sanırım bir kamyon kırmızı da biçecekti beni ama şu an bunun telaşının kırıntısını bile aklıma getirebilecek durumda değildim. Sabancı Üniversitesi’ne giden yan yolu takip ediyordum. Verdikleri adres, üniversitenin Tepeören ile komşu sınırında boş bir binaydı. Mert ile bir gün buradan geçerken ki diyaloğumuzu hatırladım. “Eğer polis olmasaydım ne olmak isterdim biliyor musun komiserim?”. Soru beni şaşırtmıştı, “Ne olmak isterdin hayırdır nereden çıktı?” Mert’in yüzündeki o tebessüm halen gözlerimin önünde “Akademisyen olmak isterdim komiserim. Böyle bir üniversitede çalışmak isterdim.” “Çok seçme şansın olmamış gibi konuşuyorsun.” “Pek olmadı amirim. Babamın hayalini yaşıyorum şu an.” “Gene mi devlete kapak atma hikayesi?” “Sadece o değil be amirim, beni teşkilatta görmek en büyük hayaliydi.” Gözlerindeki ışığı halen hatırlıyorum. Baba yönlendirmesiyle şekillenmiş bilinçsiz bir genç daha düşünüp geçmiştim ama şu an bu hatıra bir bıçak gibi kalbime saplanmıştı. Son dönemeçten hız kesmeden döndüm. İşte o terkedilmiş yapıyı şimdi görüyordum. Sebep 5. Bölüm – 20.04.2020 Terkedilmiş yapıyı yaklaşık üç yüz metre uzakta ilk gördüğüm an farları kapattım. Hızımı kestim. Ne olursa olsun bir partiye giriş yapan ünlü bir tip etkisi yaratmak istemiyordum. Mert’i alıp çıkmam lazımdı, şu an burada olmamıza sebep olan kimse sıra ona da gelecekti ama Mert’in sağ salim kurtulması önceliğimdi. İçeride beni ne bekliyor bilmiyordum. Belki içeride beni de bekliyorlardı, o yüzden tedbirli olmakta fayda vardı. Direkt kucağa düşmeye hiç niyetim yoktu. Destekte çağıramamıştım. “Geldim oğlum, seni alıp eve döneceğiz.” Binanın önüne gelmeden arabayı durdurdum. Torpidoya uzandım. Silahımı aldım. Şarjörü kontrol ettim, cebime de yedek bir şarjör attım. Arabadan çıkıp, birkaç saniye kadar arabanın yanında sokağa göz gezdirdim. Titrek birkaç sokak lambasının gecenin üç buçuğundaki yüreklere verdiği ürpertiyi anlatabilecek kelimelerin icat edildiğini sanmıyorum. Hele ki sevdiğiniz bir insanın canının ızdırap içinde yandığını bilirken… Sebep 6. Bölüm – 21.04.2020 Boş gibi gözüken fabrikanın etrafı betondan, üstü tel örgülü bir duvar ile kaplıydı. Duvarın yüksekliği omuzuma geliyordu. Silahımı elime alıp emniyeti açtım. Duvarda kafam gözükmeyecek şekilde eğilerek ilerlemeye başladım. Çevrede kamera vs. gözüken bir şey yoktu. Şansım yaver giderse görülmeden girip çıkacaktım. Mert’i aratıp bana o neredeyse acıdan yanan ses tonunu bana dinletip, adresi verdiklerine göre gelme mi bekliyorlardı. Bir nevi intihar görevi gibi bir şeydi ama bir canım varsa Mert için düşünmeden verebilirdim. Umutları olan, hayata bağlı, seven sevilen bir insan yaşabilecek iken, kendime oksijen israfı olarak baktığım anlar olmuyor değildi. Çürümüş betonla omuz omuza, muhtemelen zamanında bir güvenlik görevlisinin açıp kapattığı fakat şu an sonuna kadar açık duran otopark kapısına geldim. Titrek sokak lambasının fabrikaya yansıyan ufak bir kısmı dışında etrafta ışık görmüyordum. Cebimde ufak bir fener vardı ama dediğim gibi açık açık ben geldim demeye niyetim hiç yoktu. Kapıdan içeri bahçeye baktım, görünen bir şey yoktu. Herhangi bir araba falan da göremedim. Yerlerdeki çakıl, kırık beton parçaların üzerinde olabildiğince sessiz ve hızlı binanın duvarına doğru koştum. Sırtımı köşeye verdim ve kısa bir süreliğine bir ses duymaya çalıştım. Fakat derin bir sessizlik hakimdi. “Lütfen hayatta ol Mert!” Sebep 7. Bölüm – 22.04.2020 Binanın köşesinde bir süreliğine ses duymaya çalıştıktan sonra daha fazla beklememeye karar verdim. Bulunduğum yerden sağa doğru baktığımda binanın ana girişi olduğunu tahmin ettiğim yeri görüyordum. İki büyük sütun sanki binanın o cepheyi komple ayakta tutuyor havası veriyordu. Ana kapıdan girmeyecektim. Ters yönde küçük adımlarla ilerlemeye başladım. Elim tetikte, gözlerim yakalayabildiği kıpırtıyı almaya çalışıyordu ama şu ana kadar rüzgarın sebep olduğu dışında bir hareket görmedim. Uzun bina hattı boyunca başka bir kapı yoktu, boyuma gelen bir pencerede yoktu. Bahçenin arkasına doğru dönen köşeye geldim. Hafifçe eğilerek bir şey var mı diye o yönde baktım. Bir hangar kapısına benzeyen büyük bir kapı gördüm. Ama sanki aralıktı ve evet yanlış görmüyorsam dışarı süzülen biraz ışık vardı. Etrafta kimse görmediğime emin olduktan sonra hızla bu kapıya geldim. Kapının yanında sırtımı duvara dayayıp derin bir nefes aldım ve elim tetikte, kollarım göremediği bir hedef yüzünden gergin bir şekilde, bir adım ile içeri giriverdim. Neredeyse tabancayı elimden düşürüyordum. Mert karşımdaydı. Ellerinden ve ayaklarından bir sandalyeye bağlanmış, koca fabrikanın içinde, tepesinde sadece onu aydınlatan bir ışığın altında yalnız ve kan içinde olan Mert işte oradaydı. Aramızdaki mesafeye rağmen beni gördüğünü biliyordum, geldiğimi gördü. Sebep 8. Bölüm – 24.04.2020 Mert’i gördüğüm an kaç salise veya saniye olduğunu fark etmediğim bir duraklama yaşadım. Kendime geldiğim gibi Mert’e doğru bir depar attım. O iki adımda nefes nefes kaldım. Kafası yana düşük haldeydi. Gözleri açıktı. İleri bakıyordu açık kalan o daracık aralıktan. Silahımı belime koyup Mert’in kafası ellerimin arasına aldım. Burnu kırıktı. Hırıltılı ve zar zor nefes alıyordu. Arkadan elleri bağlanmıştı. Her zaman yanımda taşıdığım çakımı çıkartıp, ellerini tutan ipi kestim. Eller arkada bağlıyken vücudunu tutuyormuş. Koskoca adam öne doğru devrilmeye kalktı. Omuzlarından tutup sandalyeye yasladım. Çömeldim ayaklarındaki ipi de kestim. Onu taşımam gerekebilirdi, şu an damarlarımda dolaşan sinir ve adrenalin sayesinde üç tane Mert’i falan taşıyabilirdim sanırım. Tekrar kafasını ellerimin arasına aldım; “Mert! Duyuyor musun beni oğlum! Geldim Mert, duyuyor musun?”. “Hoş geldin Yusuf.” Ses arkamdan gelmişti. Sebep 9. Bölüm – 25.04.2020 Arkamdan gelen ses bir an nefesimi kesmişti. Tüylerim diken diken oldu. Ses sanki öbür taraftan gelmişti. Pala Osman diğer taraftan bana seslenmişti sanki. Mert’i devrilmeyeceğine emin olduğum bir şekilde bırakıp yavaşça arkamı döndüm. “Noldu dilin mi tutuldu Yusuf Komiser?” Sol kolunun altında bir baston, sağ elinde bana doğrultulmuş bir silah ile suratıma bakıyordu. Pala Osman ölmemiş, capcanlı karşımdaydı. Suratında acıyan bir gülümseme ile. “Sen nasıl? Nasıl hayattasın?” Silahıma davranmak istedim fakat “A aa, sakın Yusuf komiser, bir arkana bak istersen.” Vücudumu döndürmeme gerek kalmadan kafamı biraz sağa ve sola çevirdiğimde karanlığın içinden birkaç adım öne çıkan eli silahlı adamlarını gördüm. Bütün namlular bize çevrilmişti. Belimdeki silaha davranmaktan vazgeçtim. “Evet Yusuf Komiserim hayat enteresan değil mi? Dün ölüsün bugün diri?”. Cümlesini bitirmesine izin vermedim, “Seni morga teslim etmiştik!” Pala Osman’ın yüzünü daha içten bir gülümseme aldı, “Tabi senin aklında çok fazla soru işareti var Yusuf komiser ama benim aklımda tek bir soru var ve bu konuşma inan uzun sürmeyecek. Sana tek bir sorum var, sebebi neydi Yusuf Komiser?” Sebep 10. Bölüm – 26.04.2020 Geçen yılın sonlarıydı. Bu meslekte doğru ile yanlışı ayıran ince çizgiyi size tekrar tekrar sorgulatan anlar yaşıyorsunuz. İşte benim için o anlardan birini, ünlü mafya babalarından Pala Osman’ı elime düşüren o ipuçları bir şekilde elime geçtikten sonra yaşadım. İpuçlarını takip ederek ona ulaşmamız yaklaşık üç yılımızı almıştı. En son onu kıstırmayı başardığımızda ise elimizden kaçmak için son kozunu oynamış, altındaki arabasıyla son gaz kaçmak istemişti. Olay yerinden kaçmasına izin vermemek için yakınlaşabildiğim bir dönemeçte tam gaz sol arkadan arabasına vurarak takla atmasına sebep olmuştum. Bende bir şey yoktu. Arabadan indim. Yanına gittiğimde ağzından kan tükürüyordu. Göğsünün altına saplanan bir parçadan da önemli kan akışı vardı. O an o parçayı çıkarırsam ve ilk müdahaleyi yaparsam yaşama şansı olacağını biliyordum. Ama yapmadım. Onu o şekilde bıraktım. O kararı verişimi gözlerimde gördü buna zaten emindim çünkü bütün o an boyunca göz gözeydik. “Daldın gittin Yusuf Komiser? Sana soruyorum sebebi neydi?!” Bilmediğim bir şeyi nasıl söyleyebilirdim ki? Onu orada ölüme neden terk ettiğimi soruyordu, bir şekilde hayatta kalıp bizi aldatmayı başarmıştı ve şimdi soran tarafta o vardı. “Sebep diyorum Yusuf Komiser sebep neydi?!” Ne demem gerektiğini bilmiyordum ve sessizlik uzun sürmedi. İki el silah sesi duyuldu ve Mert ile tekrar buluşuyorduk işte.

Neden 1. Bölüm – 26.05.2020 “Saat kaç oldu?”, yavaş yavaş eve gitsem iyi olacak diye hissediyordum. Rakının midemde yarattığı etki, evde bebeği ile eşi bekleyen bir memura hiç uygun değildi. “Dur be oğlum kırk yılda bir böyle buluşuyoruz zaten.” Mali Suçlar biriminden Nevzat Komiser ile beraberdik. Midesinin benden daha sağlam olduğunu kabul etmem gerekir. Yıllardır bu Muhsin Usta’nın yerine gelirdik. “Haklısın haklısın komiserim de biraz hızlı gittim sanırım.”. “Yıllardır seninle içeriz Hakan, Cinayet Büroya geçtiğinden beri içişinde bir hızlandı senin.” Neden bilmiyorum ama bu bağlantı komik geldi, evet alkol etkisi de olabilir, bir kahkaha attım. “Nevzat Komiserim sende de hep bir kaplumbağalık var ama.” Bu sefer beraber kahkahayı koymuştuk ki, bir taramalı sesiyle kahkahamız bölündü ve kendimizi yere attık. Elektrikler kesilmiş, çığlıklar yalvarışlar kırılan dökülen onlarca eşya ortalığı savaş alanına çevirmişti. Neden 2. Bölüm – 27.05.2020 Silahıma dayandığım gibi karşılık vermek istedim ki namlulardan birinin üstüme doğrultulduğunu gördüm. “Sen o silahı ver yavaşça yere indir istersen.” Maskeli elemanlardan bir tanesi taramalısını üzerime nişan almıştı. Risk çok fazlaydı. Ufak meyhanede tüm masalar doluydu. Çatışmaya girme riski alınamazdı. Yavaşça silahı yere bıraktım. Zaten ilk taramada bir yaralı veya ölü var mı şu an göremiyordum. Maskeli elemanın gözlerine kitlenmiştim, gözlerimizi birbirinden ayırmıyorduk. Silahı yere bırakmam onun için yeterli olmayacaktı belliydi. “İttir bakalım onu buraya doğru.” İtiraz etmedim, silahı gönderdim. Eğilerek silahı aldı, “Kobra, sen şunun ellerini bağla bakalım bu biraz hızlı.”. “Kimliği mi görmek ister misin?” Kendilerine lakap takmış bu serseriler ile diyalog kurmaya çalışırken Nevzat Komiser tüm eli açtı, “Sen ne istiyorsun bilmiyorum ama biz polisiz ve bu işin sonu senin için hiç iyi olmayacak.” Neden kışkırtıyorsun adamı der gibi bir bakış attım kendisine ama adrenalinden beni pek görmüyordu gözü. Bize dönük olan konuştu gene, “Bak sen Kobra gördün mü, ne bereketli gün iki tane polis varmış burada, ikisinin de elleri bağlasan iyi olur. Ya da dur şimdi başka varsa kimliğini falan saklamak ister iş çıkarmasın bize. Kılıç sen de Kobra’ya yardımcı ol da herkesin elleri bağlayın ve şöyle ortaya toplayın da biraz konuşmaya başlayalım.” Neden 3. Bölüm – 28.05.2020 Nevzat Komiser ile köşeye doğru sürüne sürüne ilerlerken göz göze geldik. Ellerimiz arkadan bağlı olsa da işaret versem her şeyiyle saldırmaya hazır bir enerji seziyordum. Yok hayır bu risk alınmak için fazla. Tam sayıya o an bakmadım fakat, farklı yaşlarda, farklı dünyalardan yaklaşık on beş yirmi kişi falan, mekanın masalara bakan camekan içindeki mezelerin olduğu dolabın önüne toplandık. Biz gene nispeten önde kalmıştık. Maskelileri sayma şansım oldu, beş kişiydiler. Çok saçma beş kişi maskeyle meyhanede ne işi vardır bunların? Bize ilk silah doğrultana hitaben seslendim, “Hey sen, ne istiyorsunuz bizden?” Mekan ile ilgili alacak verecek davası da değil gibiydi, tüm çalışanlarda bizle beraber eller bağlı yanımızdaydılar. Bayanlardan bazıları ile gözlüklü cılız bir genç ağlamaya başladı korkudan. “Ölmek istemiyoruz.” Diye sızlanıyorlardı. “Bana mı seslendin polis bey?” Sesleniş tarzı bana bir garip geldi, “Bey mi?” dedim içimden, elde taramalılar, yüzde maske, ağızda sahte bir kibarlık. “Evet sana seslendim, ne istiyorsun bu insanlardan?” Yaralama için ateş açmamışlardı, tamamen kaos için dükkanı taramışlardı. “Tabi şimdi sizim merak ettiğiniz çok önemli bir soru var değil mi? Neden diyorsunuz? Neden?” Neden 4. Bölüm – 29.05.2020 İçimden öyle küfürler geçiyordu ki... Elinde silahlar ile mekan bas, elleri kolları bağla herkesin bir köşeye yığ milleti, sonra nutuk çek herkese. Kaç dakika oldu bilmiyorum, konuştukça konuşuyordu. Muhsin Usta’nın Yeri Samatya meydandan sahile doğru inerken biraz kapalı köşe kenarda kalan bir mekandı. Karmaşa görülmemiş olsa bile seslerin duyulmama ihtimali yoktu. “İlla birileri polisi aramıştır.” diye düşündüm. Boşboğazlığı sayesinde mekandaki herkesin kurtulabileceğine inanıyordum. Birazdan polisler gelir ve bu iş bir şekilde son bulurdu. Biraz sabra ihtiyacımız vardı sadece. Bu açıdan bu olumsuz süreç olabileceği kadar iyi gidiyordu. Ta ki sağolsun bir genç bayan ağlarken salyalar saçarak “Yeter ne istiyorsun bizden? Ne zırvalayıp duruyorsun? Neden bizi esir aldın? Bırak bizi ne istiyorsun bizden ne?!” diye isyan edene kadar. Henüz lakabını öğrenemediğimiz çenesi düşük maskeli bu bayana döndü, “İki saattir size bunu anlatmaya çalışıyorum. Neden buradayız? Bunu anlamanızı sağlamaya çalışıyorum ve sen kalkmış bana zırvalıyor mu diyorsun küçük hanım?” Konuşurken saçından çektiği gibi kızı kaldırdı, “Dur!” diye bağırmama müsaade etmeden yediğim tekmeyle yığıldım kaldım. Neden 5. Bölüm Final – 30.05.2020 “Her zaman her şeyin bir nedeni olmalı mı sizce memur bey?” Maskenin altından sırıtışını hissedebiliyordum. Yığıldığım yerde doğruldum tekrar, dizlerimin üstünde oturur pozisyona aldım kendimi. Sesim biraz çatallanmıştı, midemde tekmenin ağrısını halen hissediyordum. Saçından tutup kaldırdığı kızın suratını masaya dayamıştı, diğer elindeki silahı kızın kafasına dayamıştı. “Nedensiz alkol alabiliriz ama nedensiz bir şekilde rehine alma olayına giremeyiz herhalde değil mi?” Arkadan lakabın Kobra olan bir kahkaha koydu. Nevzat Komiser kendini tutamadı, “Ne gülüyorsun lan komik bir şey mi var ortada?!” Oturduğu yerde suratına yediği tekme sonrası yerdeydi, kan tükürüyordu. “Ulan!” yerimden kalkmaya çalıştım ama bir darbe de ben almıştım. Yığıldığım yerden bağırdım, “Bıraksana lan kızı?!” “Ne diyorduk, evet alkolü belki keyif için alırım ama nedensiz rehin almam diyordun. Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?” “Yalan söyler bir halim mi var, bıraksana kızı.” “Bak sana aksini kanıtlayacağım şimdi memur Bey?” Gözlerinin içine bakıyordum. Ortamda bir anlık bir sessizlik oldu. “Neden buradayız biliyor musun? Sadece keyiften.” Gülmeye başladı ve gülerken ile kızın kafasına bir el sıktı.

Mevsim artık kıştan ilkbahara doğru dönüyor, hava güzel yaz akşamlarından fragmanlar sunuyor. Artık eve geçip rahatlayıp ayaklarımı uzatmak istiyorum. Gözüm kargosunu daha biraz önce açtığım yeni kitabıma takılıyor. Jane Austen’dan Gurur ve Önyargı. Uzun zamandır okumak istediğim ama bir türlü kavuşup buluşamadığım kitabım. Sanki bir canlı varlıkmış gibi alıp sarılıyorum. Sonra bir an kendi gerçekliğim ile irkilip atar gibi bırakıyorum kitabı, “Ofistesin kızım!” diye kızıyorum kendime. Millet sağında solunda yarış atı gibi e-posta yazarken, işlere koştururken kitapla romantizm yaşayan biri, daha nasıl dikkat çekebilirim değil mi? Aslında ne kadar okumak istesem de bir türlü satın alamamıştım. Zaten halihazırda birikmiş bir kitap stoğum vardı, onlara ihanet eder gibi yeni kitap almak istemiyordum. Neyse önemli bir miktarı geri de kaldı. Sırada sen varsın artık Jane! Serviste her zamanki yerime oturup, heyecanla kitabımı çıkarıyorum. Bir an da yanımda beliren ses ve kütle ile irkiliyorum, “Naber Elis?!”. Müsaade istemeden yanımdaki koltuğa çöken Elif ile eve varıyorum. Duştu, yemekti, evi derle topla derken saat oluyor 22.00. Ve çat! Elektrikler gidiyor. 1 dakika, 5 dakika, 30 dakika derken geleceği yok. Uykum geliyor ve gene buluşamadık Jane. Sabahta kalabalık bir ekiple bir iş seyahatine çıkıyoruz. Ama kitabım yanımda artık ilk boşlukta başlayacağım. Ama başım bir türlü boşa çıkmıyor. Kalabalığın için bile çok yalnız hissediyorum bazen kendimi. “Bu sana özgü olmamalı Elis, boşuna üzme kendini” diyorum. Tercih şansı verseler tüm sosyalliğimi kitaplar ile geçirerek harcayacağım ama işte her zaman öyle olmuyor. İlla katılman gereken bir buluşma, bir iş yemeği, bir seyahat, bir mesai oluyor. Bunlar olmasa hastalık oluyor, o olmasa ailevi bir şey çıkıyor, o olmasa telefonun susmuyor bitmiyor bitmiyor. Seyahat çok yorucu geçiyor, Cuma akşam geç saatte eve girebiliyoruz. Sıcak bir duş alıyorum. Vücut zaten kendini bırakıyor o yorgunlukla, kendimi yatağa zor atıyorum, utanmasam koridora öylece kıvrılıp uyuyacağım. Ahhh o yorgunlukla yastığa kafayı koymanın yarattığı hissin güzelliği yok mu?! Cumartesi sabahı uyanıyorum. Saat 12.00 olmuş. Normalde hiç bu kadar uyumam ama gece geç gelince istemsiz sonuç. Şu araya giren seyahat olmasa en azından Cumartesi sabahımda buluşurduk seninle sevgili Jane. Hafta içi alışkanlığı ile cumartesileri de erken kalkıyorum rutin zamanda. Öğlene yarılardım ben bu kitabı. Ama maalesef verdiğim bir söz var ve iki saate çıkmam lazım. Bu sefer ben yanıma almıyorum Jane’i çünkü kalabalık saatte metrobüste ve metroda kitap okuyabilecek denge ve güce sahip biri değilim. Ayakta ve hayatta kalayım yeter. Survivor gibi programlara ne gerek var ki. Gerçek Survivor’lar zaten bu taşıtları en yoğun zamanda kullanıp hayatta kalabilenler. Kendimle ilgili hayallerim bitmek bilmiyor, Melis’in yanından erken kaçabilirsem evde güzel bir ortam yapacağım ve kavuşmaları buluşmaları gerçekleştireceğim. Ama Melis diyor ki “Yok valla bırakmam bu gece bendesin.” Tabi ki ‘hayır’ kelimesini kullanma konusunda tam bir acemi olan ben reddedemiyorum. Hiç içmemiş gibi içiyoruz, neden diye sorarsanız Melis’te çok güzel içiyor ona eşlik etmekten alamıyorum kendimi, yalan yok. Pazar artık kahvaltımızı yapıyoruz, eve geçmem lazım. Alkolünde etkisiyle kendimi yorgun hissediyorum. Gidip kendi yatağımda uyumaya devam etmek istiyorum. İstiyorum başka şeylerde istiyorum. Bekle beni Jane! Eminim ki Gurur ve Önyargı’yı yazarken böyle çile çekmemiştir, kitabının okunmak istenip bu kadar ulaşılamadığını bilse ne hissederdi acaba. Aslında bak neyi hatırladım. Ben bu kitabı aslında bundan tam bir yıl önce, o zaman bir gezim sırasında kitabevine uğradığımda alacaktım ama stokta yoktu. Stokta olmayan klasik eser olur mu gibi bir kızgınlıkla oradan ayrılmış ve sonra o zaman günün telaşesi içinde unutmuştum. Trajediye gel, “şimdi aldın da noldu” diye sormazlar mı? Bu işin literatürü şöyle değil mi; Seven sevdiğine kavuşamaz, dost dostuna..Ne biliyim böyle bir şey olmalı ve ben daha büyük beklenti içinde olduğum kitabıma kavuşup iki sayfa okuyamadım ve Melis’le kahvaltı sofrasındayım. Tabağına dökülen reçeli sıyırıyor ekmekle. Üstüne de çayından kocaman bir yudum içiyor. Kendime bakıyorum da ben bu kadar iştahlı değilim. Zaten beni görseniz iştahlı olmadığımı söylemek için cümle kurmama gerek kalmaz. Melis’te sağolsun beni bırakma derdinde değil, bende net olamıyorum sanırım. Kendisini terkeden dört yıllık sevgilisinin acısı çok taze. Net olmak, net olup eve gitmek ve kitaba dönmek, Jane ile buluşmak ona ihanet gibi hissettiriyor. Gerçi kitaba dönmek yanlış bir anlatım oldu sanırım. Önce gidip başlayabilmem lazım. Pazar akşamı oluyor aynı terane, Jane ile yapamadığım buluşmamı yastıklarımla yapıyorum. Yatağımdaki iki yastığa Gurur ve Önyargı ismi vermeye karar verdim. Kitabı bitirene kadar onlara böyle sesleneceğim. Sonrasını göreceğiz. Pazartesi sabah haftanın ilk günü ofiste. Beşlik tekrarlamalar şeklinde geçen hafta içi iş günlerinin kutsal başlangıcı. Jane gene çantamda beni bekliyor, sabahları da serviste gözümü açamıyorum yoksa o ara başlayacağım artık buluşalım yeter. Öğlene doğru sevgili yöneticim Efkan Bey’ciğim geliyor. “Naber Elis?” yüzünde ufak bir tebessüm. “Teşekkürler siz nasılsınız Efkan Bey?” belli bir şey gelecek ama bende tebessümle karşılık veriyorum. “Sağol bende iyiyim. Sana ufak bir haberim var. Yarın İzmir merkez ofisten bizi bekliyorlar.” “Gene mi seyahat? Ama daha yeni geldik?!” diye bağırmak istiyorum ama tabi ki öyle olmuyor. “Konu ne böyle acele acele ayaklarına çağırıyorlar Efkan Bey?” diye soruyorum. “Geçen Pazartesi paylaştığımız bu yılın strateji raporu üstünden bir çalıştay yapmak istiyorlar.” “Daha geç haber verselermiş.” Bu sefer sesli çıkıyor ağzımdan. “Çok haklısın bir şey diyemiyorum ama şunu eklemeliyim, bugün o raporu baştan sona gözden geçirmemiz lazım tekrar. Olabildiği kadar tüm senaryolara hazır olalım.” Dünyanın en kaçamak sitiliyle akşam mesaideyiz bilgisini de paylaşmış oluyor Efkan Bey’ciğim. Ahh Jane Ahh ne zaman buluşabileceğiz?! İzmir’e de beş kişi arabayla gidiyoruz, Jane hep yanımda ama artık sanki okumak istediğim bir kitap değil, bana eşlik etmesini istediğim bir dost gibi. Utanmasam çantadan çıkartıp ona İzmir’i anlatacağım. İstanbul’u anlatacağım. Onu ne kadar sevdiğimi söyleyeceğim, ilişkimiz bir kitapla olması gerekenden çok başka bir noktaya gidecek. Bu sefer Cuma akşam yola çıkamadığımız için Cumartesi akşama doğru girebiliyorum. O kadar yorgunum ki Jane sana sarılıp yatmak istiyorum. Zaten Gurur ve Önyargı yatakta bekliyorlar. Artık iki haftalık koşturma sonrası o kadar yorulmuşum ki, Pazar sabahı kalkınca ilk iş telefonun sesini kapatıp uzak bir köşeye koyuyorum. Kendime güzel bir kahvaltı hazırlıyorum. Kahvaltıda bana güzel bir dizi eşlik ediyor. Sonrasında ise kendime bir kahve yapıyorum. Alıyorum Jane’i ve özenle döşediğim kitap okuma köşeme geçiyorum. Oturduktan sonra kitabı elime alınca heyecandan içim karıncalanıyor. Bir an ne yapacağıımı bilemeyen bir psikolojiye giriyorum ama çabuk toparlıyorum. Kahvemi yanıma koyup, ayaklarımı uzatarak kanepeme oturuyorum. O ilk sayfayı açtığım an içim ürperiyor “Ve işte sonunda buluşabildik Jane..” diye fısıldıyorum kendisine. 15.03.2024

©2024, ardacelikcan.com tarafından Wix.com ile kurulmuştur.

İletİŞİM

Sosyal Medya

  • LinkedIn
  • Instagram
bottom of page